Bayi Girişi
English
Söyleşiler Geriye Dön
Söyleşiler

Toros bayileri ile söyleşiler

Hoş geldiniz Erol Bey, kısaca sizi tanıyabilir miyiz?

Erol Sözen:
Biz Sözen Petrol A.Ş. olarak 1986 yılından bu yana Toros’un Konya merkez bayiliğini yapıyoruz. Dolayısıyla en eski bayilerden biriyiz.

Ne tür faaliyetler yapıyorsunuz bölgenizde?


Erol Sözen: Bizim ticari faaliyetlerimiz 1954 yılında dedemle başlamış, babam devam etmiş. Petrol istasyonlarımız var, Petrol Ofisi, Opet... 1973’ten bu yana sürüyor bu alandaki faaliyetlerimiz. Diğer taraftan tarım ve hayvancılık bizim ana mesleğimiz. Tarımla daha içli dışlıyız. Bizzat tarım yapıyoruz, süt inekçiliği yapıyoruz. Modern bir işletmemiz var. Zirai ilaçlar, traktör, akü, tohumculuk vs. Ürün yelpazemiz hayli geniş. Bir çiftçi bize geldiği zaman gübreden akaryakıta, lastikten ilacına kadar her ihtiyacını temin eder. 1986 yılında gübre sektörü libere edilince gübre satışına da başladık. Daha önce Zirai Donatım’ın Karapınar ilçesinde acenteliğini de yaptık. Tabii o zamanlar gübre olayı çok yeniydi. Sene 1964-65. Ben daha 15 yaşındayım. Tarım Bakanı Bahri Dağdaş tohumluk dağıtıyor çiftçiye Ziraat Bankası kanalıyla. Kimlere dağıtılacağı senetlerde yazıyor; biz dağıtıyoruz çiftçiye listeye göre. O yıl, 1965 yılında birinci tohum dağıtıldıktan sonra ikinci tohumu da dağıttılar. Amaç yanında gübre vermek. Daha İç Anadolu, Karapınar çiftçisi gübreyle tanışmamış. Çok iyi hatırlıyorum. Yine isim listesi geldi, tohumlar dağıtılıyor. Bir ton tohum, 500 kilo gübre. Çiftçinin hoşuna gitmedi. Tohuma ihtiyacı olduğu için alıyor, ama gübreyi alırken olumsuz tepkiler veriyor, “Ben ne yapacağım bunu?” diye. Gübreyi almak mecburiyetinde, yoksa tohumu da alamayacak. Burada amaç gübreyi yaygınlaştırmak, çiftçiyi alıştırmak. Bence doğru bir politika. Vatandaş tabii bilmediği için, “Devlet bana toprağı parayla satıyor” diye sitem ediyordu. Gübrenin kıymetini bilen tüccarlar ise geliyor, çiftçiden o gübreyi ucuza satın alıyordu. Çiftçi 500 kilo gübre aldıysa mesela, 50-100 kilosunu kendine ayırıyor, kalanını satıyordu. Ancak ertesi yıl faydasını görünce, yavaş yavaş 100 kilodan 500 kiloya, 500 kilodan 1 tona çıktı gübre miktarları. Böylece kullanımı yaygınlaştı. En iyi yöntem budur aslında. Yani çiftçinin kendi kendine görmesi ve kahve sohbetlerinde anlatılması çok önemli. Gübre yaygınlaştıkça yaygınlaştı, öyle bir noktaya geldi ki birkaç sene içinde Zirai Donatım’ın önünde gübre almak için kuyruklar oluşmaya başladı. O iyi bir gelişme oldu ve bölgemizdeki çiftçi gübrenin kıymetini o zaman gördü, anladı. Biz de özel gübre satışları serbest bırakılır bırakılmaz ilk bayiliğini aldık Toros’tan. O dönemde niçin Toros’a sıcak baktık, bilemiyorum. Diğer şirketlerin de bayiliklerini alabilirdik. Nitekim bir dönem aldık, bir müddet çalıştık, ama bıraktık. Ama Toros’la o gün bugündür devam ediyoruz. Bulunduğumuz bölgede işyerlerimize Toros dışında herhangi bir gübre sokmamaya da özen gösteriyoruz. Bizim ticaret anlayışımızda ahde vefa vardır. Biz hep uzun soluklu bakarız, itibara önem veririz, itibarın parayla satın alınamayacağını düşünürüz. Öyle olunca az kazanırız, öz kazanırız, ama uzun soluklu olur.

Toros’la bugüne kadar uzanan işbirliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?


Erol Sözen: Toros’la başladık ve hep memnun kaldık. Toros zaman içinde bir marka oldu. Satış politikası da güzeldi, bölgeler oluşturma politikası da. Bölgelerini oluşturdu, depolarını kurdu. Tabii her bölgede deposu olunca “Toros Gübre” adı yayıldı. Belli bir sezonda, ekim döneminde çiftçinin ihtiyacı olan gübreyi temin etmek zorundaydınız, Toros da bunu sağlıyordu. Ekim ayında biz 3-5 bin tonları buluyorduk. Dağıtım ağı iyiydi. Çiftçinin ihtiyaçlarını gayet güzel gördük. Bahar mevsiminde aynı şekilde üst gübreleme için çiftçinin ihtiyacı olan gübre problemsiz temin edildi. Böylelikle Toros’un iyi bir marka olduğu gerçeği kafasına yerleşti çiftçinin. “Toros var mı?” demeye başladılar. Halbuki ürünlerin içeriği diğer markalarla aynı. Ama o markalar, tedarik konusunda zayıf kaldıkları için akla gelmez oldular. Toros ilk adımı attığı için avantajlı konuma geldi. Tabii onunla birlikte biz de geldik, rahat ettik. Bu nedenle uzun süredir Toros’la ikili ilişkilerimiz, ticari bağlarımız çok kuvvetlidir.

Toros, çalışanlarıyla ve bayileriyle istikrarı temsil eden bir kuruluş.

Erol Sözen: Doğru. Mesela gübreden sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Sadıkoğlu ile birlikte büyüdük. İlk ataması Konya’daki bölge müdürlüğüne yapıldı. Biz ona “Efendi Mehmet” derdik; sevimli, sessiz, kibar biriydi. Oralardan geldi, genel müdür yardımcısı oldu, bizim bayiliğimiz halen devam ediyor. Bize talip olan başka firmalar da vardı. Hatta Toros’tan daha cazip avantajlar sunanlar oldu. Ama biz onlara sıcak bakmadık. Neden? Çünkü biz şirketten memnunuz. Kısa vadede köşeyi dönelim mantığıyla hareket etmiyoruz. Ticaretin, çiftçiliğin ne olduğunu biliyoruz. Ürünün iyisine önce biz inanacağız. İnandıktan sonra satacağız. Biz bu mantıkla hareket ediyoruz. Bizim deneme tarlalarımız var. Çiftçi, buğday ekmişsek buğdayın, mısır ekmişsek mısırın, pancar ekmişsek pancarın gelişimini görür, “Kendine ne kullandıysan bana da onu ver” der. Mesela şu sıralarda mikrobiyal gübreyle ilgili bir denememiz var. Hindistan’dan ithal ettik. Distribütörlüğünü aldık. Piyasaya sürmedik henüz, kendimiz deniyoruz. Selçuk Üniversitesi’yle, İzmir’de Ziraat Fakültesi’yle işbirliği yapıyoruz. İzmir’deki arkadaşlar büyük bir heyecan içinde, “Bunu hemen piyasaya sürelim” diyorlar. İçinde trikoderma gibi hastalıkları önleyici bakteriler var. Biz ise “Önce bunu kendimiz deneyelim, görelim, faydalıysa piyasaya sürelim” diyoruz. Aksi takdirde zarar edebiliriz. Tohumda da, zirai ilaçta da böyle.

Deneme alanı ne büyüklükte?

Erol Sözen: 250 dekarlık bir alan. Tüm ürünleri burada deneriz. Beğenirsek hem kendimiz kullanırız, hem de çiftçiye tavsiye ederiz. Çiftçi de bundan olumlu netice aldığı için hangisini tavsiye etmişsek onu alır. Biz her zaman bilimsel yöntemler kullanıyoruz, üniversitelerle çalışıyoruz. Tarımda Konya Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’yle, hayvancılıkta da Veteriner Fakültesi’yle çalışıyoruz. Profesörler düzeyinde danışmanlarımız var, onlar da zevkle bize danışmanlık yapıyorlar. Çünkü bilgiyi paylaşıyoruz, teorinin arazide pratiğini yapıyoruz. Yani üniversiteyi sahaya indiriyoruz. Onlara “Hocam, bildiğinizi bizimle paylaşırsanız bir değersiniz, paylaşmazsanız benim gözümde bir hiçsiniz” derim, onlar da buna katılırlar. Onların bilgisi ile bizim tecrübemiz sahada karşı karşıya gelir, uygulama yaparız. Hocalar da burada öğrencilerine görev verir, staj gibi, tez gibi. Ben bundan on yıl önce damlama sulamaya geçtim. Büyük bir maliyetle geçtim, çünkü pahalıydı, İtalyan malıydı. Çok da faydasını gördüm. Denemesini yaptım. 50 dekara damlama sulama, 50 dekara yağmurlama yaptım. İkisine de hocaların denetiminde mısır ektik. Su kullanımında, maliyette, enerjide, işçilikte damla sulamanın farkını gördük. Verimde artış var. Kalite iyi. Mısırın boyu 4 metre olmuş. Oysa yağmurlamayla 1 metreden sonra sulama şansın yok, bitiyor. Dolayısıyla gübre verme şansın da yok. Ama damla sulamada mesela yarım metreye, bir metreye gelince, koçanlar çıkınca ne kadar gübre, ne kadar su vereceğimizi biliyoruz, ona göre veriyoruz. Gübreyi suya karıştırıyoruz. Bu şekilde bilinçli yaklaşınca ne kadar iyi verim alındığını biz bizzat görüp yaşadık.

Bir tür uygulama enstitüsü gibi çalışıyorsunuz o halde.

Erol Sözen: Evet. Yapmış olduğumuz uygulamalarda elde ettiğimiz neticeler olumluysa komşularla, eşle dostla paylaşıyoruz. Bazıları olumlu sonuçları kendine saklar, hangi tohumu, hangi gübreyi kullandığını bile saklar ki sadece kendisi kazansın. Bizim farkımız burada. Bizde bu yoktur. Biz deneme alanlarımızı üniversitelerin de kullanımına açıyoruz. Üniversitenin bize ücretsiz danışmanlık yapmasının altındaki espri de bu zaten. Bize ”intern” talebelerini getirirler, ziraattan da veterinerlikten de. 20-22 talebe gelir. Ben onlara genel bir ders veririm, iktisat olsun, verim kârlılığı olsun... Ondan sonra hocamızın biri çıkar, dersi çiftlikte veriyorsak hayvanın nasıl doğum yaptığını, tırnak bakımının nasıl olması gerektiğini, hayvanların gebelik testinin nasıl yapıldığını anlatır. Diğeri koruyucu hekimlikle ilgili bilgi verir. Ondan sonra talebelere şunu derler: “Böyle çiftlik her intern talebesine nasip olmaz, kıymetini bilin.”

Çiftçilikte bilgi işin en önemli yanı olsa gerek.

Erol Sözen: Meşhur bir filozofun “Bildiğim bir şey varsa, o da hiçbir şey bilmediğimdir” sözünden hareket ediyoruz. Üniversiteye, yani bilene danışıyoruz, soruyoruz, onlardan aldığımız bilgileri sahada uyguluyoruz. Uygulamada zorlanırsak hocalarla paylaşıyoruz.

Toros Tarım’la benzer bir işbirliğiniz var mı?

Erol Sözen: Tabii var. Mesela üç yıl boyunca patates tohumculuğuyla ilgili bir işbirliği yaptık, hastalıklara dayanıklı tohum yetiştirmek için. Tabii biz patatesin yabancısıyız. Ama teknolojiye, öğrenmeye açığız. Bizim bu hassasiyetimizi Toros bildiği için bizimle çalışmayı tercih etti. İlk yıl 300 dekarla başladık. Tabii hassas bir ürün, çok dikkat edilmesi gerekiyor. Biz ekimi yaparken komşu köylerden insanlar geldiler, “Ağabey, biz de ekelim” dediler. “Yok” dedim, “Önce biz ekeceğiz, kâr edersek de zarar edersek de biz edeceğiz. Ona göre seneye karar vereceğiz. Bu bir deneme senesi olacak.” Çünkü yönlendirdiğim kişiler benim müşterim olacak. Eğer zarara uğratırsak bir daha dönüp bakmaz. Bizim itibarımız da kalmaz, güven olayı kalmaz. Ama doğru yönlendirdiğinizde gözü kapalı alır gider. Nitekim ektik, çok güzel netice aldık. Ertesi sene 1.400 dekar ektik. Kendi arazimiz dışında ekim yapmak isteyenleri de bünyemize aldık. Toros için de, tarla sahibi için de sorumluluğunu biz üstlendik. Üç sene ektik. Çok güzel kâr ettik. Herkes memnun oldu. Son senemizde ekmedik, çünkü hastalık oluştu, tohumlar istenilen vasıfta gelmedi. Böyle bir deneme çalışmamız oldu. Şu anda da Konya Şeker Fabrikası’na sözleşmeli patates üretimi yapıyoruz. Ayrıca silajlık mısır, yonca, arpa ve buğday yetiştiriyoruz.

Silajlık mısır ekiminin özellikleri nelerdir?

Erol Sözen: Bildiğiniz gibi silaj, büyükbaş hayvanların yediği kaliteli kaba yemdir. Silaj yapmak için daha süt halindeyken mısırın tanelerini biçiyoruz ve silaj çukurlarında iki ay kadar bekletiyoruz. Normalde silaj çukurları 1.500 tonluktur. Bizim 5.000 tonluk bir silaj çukurumuz var. Orada iki ay durduğu zaman aynı salatalık turşusu gibi olur, hayvanın önüne döktüğünüz zaman iştahla yer. Çok verimli, kaliteli ve besleyicidir. Biz eskiden silajın ne olduğunu bilmezdik. Daha doğrusu bölgemizde, İç Anadolu’da mısırın yetişebileceğini bilmezdik. 1999 yılında yine bir önderlikle yola çıktık. Üniversiteden hocayı aldık. Mısır yetiştireceğiz denemelik. 13 tarla sahibi seçtik, ne dersek yapabilecek, önderlik yapabilecek, imkânı olan, ufku geniş. Araziler tespit edildi, hocamız üç-dört gün boyunca gelip mısırın ekimini, dikkat edilmesi gereken hususların neler olduğunu anlattı. Ekinlerin boyu bir karış olunca tüm çiftçiler arabalara bindik, 13 tarlayı da gezdik. Gördük ki bir tarlanın durumu gayet güzel, bir tanesinin bir tarafı yeşil, bir tarafı mor, bir tarafı sarı. Hoca anlattı, “Sarı olan yerde demir eksikliği, mor olan yerde potasyum eksikliği, çinko eksikliği var.” Hangi arazinin hangi bölgesine ne gerekiyorsa miktarlarıyla yazıp verdi. Aradan 15-20 gün geçti, bir daha baktık, sarı olan, mor olan yerler düzelmiş. Bilimsel çalıştığınızda netice alıyorsunuz. Bir de eğitilmiş oluyorsunuz.

Ama bunun için araştırmacı olmak, uzmanını dinlemek, kulaktan dolma bilgilere itibar etmemek çok önemli, öyle değil mi?

Erol Sözen: Kesinlikle. Mesela hoca bir arkadaşımıza koçanların daha iyi dolması için potasyum kullanmasını önerdi. Hepimiz kullandık, çiftçilerimizden biri de “Kullandım” dedi, ama hoca geliyor bakıyor, koçanlar yarıda. “Hani, sen potasyum kullanmadın mı?” diye sordu. O zaman arkadaşımız, “Hocam yakalandım” dedi. Meğer kullanmamış. Bu da iyi bir şey. Çünkü böylece örnek oldu diğerlerine. Kullanmayanın koçanı boş, kullananların dolu. Konya’nn başka yerlerinde de deneme ekimleri yapıldı, ama bizim gibi hassas davranmadıkları için oralarda “Mısır yetişmez” raporu çıktı. Oysa bizim orada, Karapınar’da, tam tersine “Yetişir” raporu çıktı. Biz olumlu netice aldık. Önce 2 bin dekar, ertesi sene 40 bin dekar, üçüncü sene 80 bin dekar, şu anda 100 bin dekar sadece bizim Karapınar’da mısır ekimi yapılıyor. Türkiye geçmişte mısır ithal ederdi. İç Anadolu’da mısır ekimi öyle çok yaygınlaştı ki, Türkiye mısır ithal etmekten kurtuldu, kendi kendine yetebilir hale geldi. Nereden nereye geldik.

Yetiştirdiğiniz mısırı ne yapıyorsunuz?

Erol Sözen: Getirisi çok daha iyi olduğu için silajlık yapıyoruz. Eskiden dekardan 1 ton ortalama mısır aldığımızda 300 liralık bir gelir elde ediyorduk. Ama tanelik mısır değil de, silajlık mısır üretince, dekardan 630 lira verim elde etmeye başladık. Yani iki misli. Silajlık hem çok verimli, kârı da iyi, ama pazarı yok. Ne yapacağız? Pazarı kendimiz yaratacağız. Biz böylece hayvancılığa da başlamış olduk. Hayvancılıkla kendi pazarımızı oluşturduk. “Silaj yapalım, yonca üretelim, onları süte dönüştürüp süt satalım” dedik. Sonra hayvandan aldığımız gübreyi de arazide kullanalım. Yani topraktan alıp hayvana verelim, hayvandan aldığımızı da yine toprağa verelim dedik. Böyle bir döngü. Bunu yaparak iki tür kazanç elde ediyoruz. Birincisi, silajlık ekerek birim dekara elde ettiğimiz verimliliği ve kârlılığı artırıyoruz. İkincisi, elde ettiğimiz ve tarlaya attığımız gübreyle topraktaki organik maddeyi artırıyoruz. Tabii bunu da bilinçli yapmak lazım. Biz bir toprak laboratuvarı kurduk. İşletmeye bir ay içinde başlayacağız. Hem ticari boyutlu olarak yapıyoruz bunu, hem de zaten devamlı şekilde kendi işlerimiz için tahlil yapıyoruz. Orada da hem kendimize, hem de çevreye yarar sağlıyoruz. Bu tahlil işi çok önemli. Analiz yapılınca toprağın neticesi belli oluyor. İçindeki azot, fosfor, potasyum oranı çıkıyor ortaya. O belirlendikten sonra eğer çiftçiler ona göre gübreleme yaparlarsa hem girdi bakımından maliyetlerini düşürüyor, hem de verimi artırıyorlar. Kârlılıkları da ona göre artıyor. Çiftçilerin bunu yapması lazım. Toros da bu konuda daha aktif olmalı. Ben Toros’a bunu önerdim. “Belli bölgelerde özellikle bayilerinize destek çıkın, toprak laboratuvarları kurun. Yer benden, laboratuvarı kuralım” dedim. Neticede ben kendi laboratuvarımı kurdum.

Anlattıklarınızdan tarımın önemli bir kazanç kapısı olabileceğini anlıyoruz. Oysa ülkemizde tarımın geçindirici olmadığı gerekçesiyle kırdan kente doğru büyük bir göç söz konusu.

Erol Sözen: Tarım kârlı değil, çok kârlı bir işkolu. Ama toprak sahibi yeniliğe açık olmalı. İki tür çiftçi vardır. Biri atadan, babadan ne görürse öyle devam eder. Kendini yenilemez, kahvede oturur, iki kişiyi gönderir tarlasına, ekmesi, sulaması için. Sonra da, “Efendim, benim ekin olmadı, devlet fiyat vermedi” der. Bir diğer çiftçi ise ekmeden önce “Hangi ekini ekeyim, hangi ürün daha kârlı, birim dekara hangi üründen daha fazla verim alırım” diye düşünür. Örneğin buğday. “Buğdayın hangi cinsini ekeyim ki hem daha fazla verim alayım, hem de ürettiğim ürün un fabrikaları tarafından kabul edilen, iyi fiyattan alınan bir ürün olsun?” ya da “Hangi gübreyi nasıl ne zaman kullanayım ki verimim artsın?” der. Aynı şekilde, içeriği iyi olan, etkili maddesi kuvvetli olan ilacın hangisi olduğunu soran çiftçinin elde ettiği gelirden hiçbir zaman yakındığını duymadım. Soruyorum, “Nasıl, memnun musun?” diyorum. “Memnunum” diyor. Çok da iyi para kazanıyor. Kendi arazisinin haricinde araziler tutuyor, işini büyütüyor. Çiftçi bunları yapmak zorunda, kimse oturduğu yerden para kazanamaz. Toros da, biz de oturduğumuz yerden para kazanamayız. Önder olacaksın, teşvik edeceksin, yol göstereceksin, çiftçinin ufkunu açacaksın, öyle olunca o da kazanacak, sen de. Hepimiz bu zincirin halkasıyız. Bir yerde koptuğunda iş biter. Eğer Toros kalitesiz gübre üretip satarsa o çiftçi zarar eder, zarar ettiği zaman ertesi sene benden gübre almaz, benim olumlu marka imajım sarsılır. O zaman ben de Toros’u bırakırım, Toros kendine yeni bir bayi arayışı içine girer. Bu işler önemlidir. O nedenle dürüst ticaret yapmak gerek. Bilimsel olmak gerek.

Çiftçilerimizde genel olarak bir muhafazakârlık var. Babadan gördüğünü yapıyor, ondan şaşmıyor.

Erol Sözen: Türk insanının yapısında bu var, önce görecek sonra uygulayacak. Gösteriyorsun. Gösterdiğin zaman algılayan da var, algılamayan da. Ben ona tembel çiftçi diyorum. Ona yapacağın bir şey yok. Gel diyorsun gelmiyor, git diyorsun gitmiyor, gör diyorsun görmüyor.

Bu durumu gidermek için ne yapılabilir? Toros’un rolü ne olabilir?

Erol Sözen: Az önce anlattığım olumlu çiftçi modelini geliştirmek için eğitim şart. Her şey eğitimden geçiyor. Üniversiteler sahaya inmeli. Üniversitede hocalar talebeleri eğitiyor ama hocalarımız da, talebeler de uygulama için sahaya indikleri zaman sıkıntı çekiyor. Sahada babadan kalma yöntemlerle uygulama yapan çiftçi de teknolojiyi tanımıyor, yeni uygulamaları bilmiyor. Onları da üniversiteye gönderecek halimiz yok. İkisini birleştirip sahada uygulamada beraber olunması, yani teori ile pratiğin birleştirildiği eğitimin yaygınlaşması lazım. Toros ne yapabilir? Ben Habil Hoca’yı Konya’ya üç dört kez getirttim. Televizyonlarda dengeli beslenmeyle, gübrelemeyle ilgili sunumlar yaptırdım. Selçuk Üniversitesi’nden Prof. Bayram Sadi hocamızın önderliğinde panel yaptık. Çiftçilerin toplandığı yerlerde, kahvelerde sunum yaptırdık. Bu gibi şeyleri yaygınlaştırmak lazım. Toros, Habil Hoca’nın konuşmalarını alacak, dengeli beslenmeden gübrelemeye kadar, her Toros bayisinde televizyondan sürekli gösterecek. Habil Hoca’yı her yere götürme imkânı olmadığına göre bunu yapmak lazım. Ayrıca bölgesel toplantıları artırmalı Toros, Tarla Günleri vs... Toros yeniliğe açık olacak, tüm etkinliklerde bulunacak. Reklam verecek. Her bölgenin bir tarım etkinliği var. Mesela Konya’nın bir ilçesinde vişne günü, kiraz bayramı, çilek bayramı yapılıyor. Oraya kadar inmeli Toros. Pankartını açmalı, o gün o tarıma özgü bir sunum yaptırmalı, o günün önemine binaen anlatılması gereken neyse anlatmalı çiftçiye. Kendisi yetişemezse bu işleri o bölgedeki temsilcilerine yaptırmalı. Bizler Toros’un temsilcileriyiz. Biz bunları seve seve yaparız. Eğer bayi yapmazsa, Toros da katkıda bulunmazsa yerimizde sayarız. Mesela Habil Hoca iyi bir değer benim için, bölgeleri dolaşıyor vs. Ama yetmiyor, bunun daha da yaygınlaştırılması lazım.

Tabii ziraat fakültelerinin de çok daha aktif olması lazım bu gibi şeylerde.

Erol Sözen: Bizim ziraat mühendisinden çok tarlada bilfiil bulunacak ziraat meslek yüksek okulu mezunlarına ihtiyacımız var. Esas olan bu. Bugün çok sayıda ziraat mühendisi var. Ama uygulamadan haberi yok. Mesela geçenlerde üniversiteden gelmişler ekiple beraber, 33 kişi. Arazileri gezmişler. Aralarında kuraklık komitesi başkanı var, hocalar var. Arazide bir soğuk algınlığından dolayı pas hastalığı yaygınlaşmaya başlamış. Bir çiftçinin mahsulünün yüzde 80’i gitmiş. Büyük kayıp. Ama bizim kendi arazilerimizde, bizi takip eden müşterilerimizin arazilerinde sorun yok. Onlar da gözüyle görünce, “Bu uygulama doğru” diyor.

Tüm olumsuzluklara rağmen birçok gelişme de oluyor. Bunları da göz ardı etmemek lazım tabii.

Erol Sözen: Tabii, mesela geçmişte sulu tarım denen bir şey yoktu bizim bölgemizde. 24 ayda bir ay ürün alırdık. Kıraç ekimde, susuz tarlalarda. Bir sene nadasa bırakır, ertesi sene eker, bir ayda ürün alırdık. Yani çiftçi bir ay kazandığıyla 23 ay idare ederdi. Bizim bölgemiz bir de erozyon bölgesi. Rüzgâr erozyonu, kum fırtınası artık çevreyi tehdit etmeye başlamıştı. Bir kaymakamımızın bir ifadesi vardı raporunda: “Ben bunları işin uzmanı olduğum için değil, beş duyu organımla yaşadığım için yazıyorum.” Adamın gözlerinden, burnundan tozlar girmiş, gözleri kamaşmış, yatağı yorganı kum olmuş. Böyle yazıyordu. Bunun üzerine o günün yetkilileri devreye girdiler. Ulusal basını getirdiler. Türkiye’de bir kamuoyu oluşturdular. Sonra Topraksu Genel Müdürlüğü tarafından yatırım başladı. Önce kamışlarla çitler gerildi, rüzgâr geldiği zaman toprakla beraber orada takıldı kaldı. Daha sonra yeraltı suları çıkarıldı. Sularla beraber perde ekimler yapıldı. Böylece problem önlendi. O ne getirdi? Sulu tarımı getirdi bu taraflara. Çiftçi orada yeraltından suların çıktığını gördü, arazisindeki suyu çıkardı, sulu tarıma döndü. Eskiden 24 ayda bir ürün alıyordu, 12 ayda bir ürün almaya başladı sulu tarımda. Sulu tarımdan sonra bir de ürün çeşitliliğine geçtik. Buğdaya ilave olarak pancar ekmeye başladık, mısır, yonca ektik. Yonca beş defa kaldırılıyor mesela. 11. ayda kalkıyor, altıncı ürün geliyor. 9-10. ayda pancar kalkıyor, yedinci ürün geliyor. Onun dışında patates, domates, fasulye var. Yani 24 ayda bir kez cebine para giren çiftçinin neredeyse 12 ayda 8 kez cebine para girmeye başladı. Şimdi böyle bir tabloda çiftçi para kazanamıyorum diyemez, eğer bilinçli çalışırsa. Bir de aile efradı da kendisiyle birlikte çalışırsa işçiliği de kendine kalır, geliri de. O da ona yeter. Ama bilinçsiz çalışırsa şikâyet eder, sızlanır öyle gider.

Bu deneyimlerinizi diğer bayilerle paylaşma imkânınız oluyor mu peki?

Erol Sözen: Daha çok sohbet yoluyla oluyor. Biz bilgiyi paylaşmaktan yanayız, çekinmeyiz bu konuda. Bundan zevk duyarız. Zaten bir işten zevk almazsanız yapmanız mümkün değil. Bana Konya Önder Çiftçi Derneği’nin başkanlığı teklif edildiği zaman bir iki arkadaşıma sordum. Dediler ki “Bu işin sonunda hayır var, önder olacaksın, yayacaksın. Biz seni destekleriz, sen ol başkan.” Biz bilmediğimizi bilene soruyoruz, bildiğimizi bilmeyenle paylaşıyoruz.

Son olarak Toros’la ilgili ilginç bir anı geliyor mu aklınıza?

Erol Sözen: Yine böyle bir bayi toplantısı vardı, sanırım Nevşehir’deydi. Nihat Gökyiğit Bey de geldi. Nihat Bey o zaman her bayi toplantısına gelirdi. Nihat Bey’le biz Konya Karapınar’da çok gezdik, Dünya Çölleşme Günü yaptık, Cumhurbaşkanı Demirel’i davet ettik, Karapınar’a getirdik onu. TEMA’nın projelerine de katkıda bulunuruz. Neyse, bayi toplantısında gübreler anlatıldı, Esin Hanım sunumunu yaptı. Ardından Nihat Bey bir konuşma yaptı. “Senede şu kadar toprağımız selle, şu kadarı rüzgârla kayboluyor. Bu nedenle ağaç dikmek, toprağı kaybetmemek lazım, o giden toprak ancak milyonlarca yıl sonra yerine geliyor” diye güzelce anlattı. Ondan sonra hayvan gübresini, organik gübreyi övdü. “Aşırı miktarda kimyasal kullanmayın” dedi. Öyle deyince Esin Hanım hemen gitti, koluna girdi. “Ya” dedi “Bize derler ki bunun ne menfaati var da burada böyle uğraşıyor? Bizim hiçbir menfaatimiz yok. Biri Allah razı olsun derse, bizim menfaatimiz o.”

Bu, Nihat Bey’in kişiliğini çok güzel anlatan bir anekdot. Çok teşekkür ederiz sohbetimize katıldığınız için.

 



Tarih: 11 Ocak 2012 Çarşamba
Toros bayileri ile söyleşiler

Hoş geldiniz Habil Bey, kısaca sizi tanıyabilir miyiz?



Habil Sancaktutan: Biz Sancaktutan firması olarak daha önce odun-kömür satıcısıydık. Bunların yanına ek bir iş yapmak istedik ve gübreyi tercih ettik. Bize en yakın, şartlarımıza en uygun iş oydu. Büyümek zorundaydık. Sistem olarak büyümek zorundasınız. Bir yerden sonra yerinizde sayamıyorsunuz. Giderler arttıkça ekstra bir iş yapmak zorunluluğu doğuyor. Biz bir aile şirketiyiz. Babam, ben ve iki kardeşim yürütüyoruz. Beş şoförümüz, on beş çalışan elemanımız var. Ayrıca onların yanına gerektikçe fazladan eleman da takviye ediyoruz. Sayımızın 25 olduğu dönemler oluyor. Şehir içinde iki satış noktamız, Arhavi ve Ardeşen’de de iki tane şubemiz var. Bunun dışında Çayeli’nde desteklediğimiz bir arkadaşımız var ve sürekli olarak sahille irtibat halindeyiz. Sahilde hemen her gübreci aynı zamanda kömürcülük yapıyor, bu yüzden hepsini iyi tanıyoruz. Hemen iletişim kurabiliyoruz. Güzel sonuçlar çıkıyor. 



Peki, nasıl Toros bayisi oldunuz?



Habil Sancaktutan: Toros’a baktığınız zaman her türlü gübreyi elinde bulunduran tek firmadır. Ödemesinde kolaylık sağlar. Teminat dahilinde rahat bir şekilde mal alabilirsin. Onun dışında ürün portföyü itibariyle de bize en uygunu Toros. Bizde en çok giden gübre türleri CAN, 15-15-15 ve özellikle de 25-5-10. Bunu da üreten iki firma var. Biz daha önce TÜGSAŞ’ın da bayisiydik. Tügsaş’ın Samsun fabrikasını da Toros alınca tamamen Toros’a yoğunlaştık.    

Sizin daha çok satışını yaptığınız bu gübreler çayla mı alakalı?



Habil Sancaktutan: Evet, bu gübreyi üretici kullanmasa verim alamaz. Verim kaybına uğrar. 25-5-10 Çaykur’un önerdiği gübredir. Baktığınız zaman bayilik açısından en güçlü firma Toros. Güçlü olanla çalışmak avantajlıdır. Ticareti güçlü olanla yapmak gerekir. Biz Toros’un bayiliğini aldık, 800 tonla başladık, 1.500, 2.000, 3.000, 5.000 ton derken 2007’de ve 2009'da Karadeniz Bölgesi üçüncüsü olduk. 2010’da bölge birincisiydik. 



Bu satış başarısını neye borçlusunuz? Satışı artırmaya yönelik olarak neler yapıyorsunuz? 



Habil Sancaktutan: Öncelikle birlikte çalıştığım firmayla birlikte büyümeyi hedefliyorum. Mesela reklam yaparken Toros’u ön plana alıyorum. Bu yıl 25-5-10’da 25 kiloluk çuvalları yerel basında ve Çay TV’de öne çıkarttık, iyi tuttu. Bu kanal Türkiye’nin her yerinden izlenebiliyor. Rize’de ne olup bittiğini merak eden Rizeliler de izliyor. Biz bu kanalda reklam filmi döndürüyoruz. Bunun bize nasıl bir faydası oluyor? Hem Toros’un reklamını yapmış oluyoruz, hem satışımız artıyor, hem de rakiplerimize fırsat vermemiş oluyoruz. Müşteriler bu kanalda Toros adını duyunca, tercih hakkını Toros’tan yana kullanıyor. Toros güçlü bir firma, hele Samsun’u aldıktan sonra daha da güçlendi. Fabrikayı alıp yenilediler. Üretilen gübrenin rengini bile biz seçtik, çünkü vatandaş “Bana şu renkte gübre ver” diyor. Çuval da önemli. Malı satmamız için tüm bunları ön plana çıkartmamız lazım. Herkes söyler ama icraat yoktur. Ama bizde var. Ayrıca tanıtım dışında bizde güven çok önemli. Mal ucuzken alabilmek için gerektiği zaman vatandaştan 1 trilyon para toplayabiliyoruz. İnsanlar gelip parasını ödüyor, sonra istediği gün gelip gübresini alıyor. Bunu hem vatandaş zamlardan etkilenmesin diye yapıyoruz, hem mal akışının bir güne toplanmasını önlüyoruz, hem de yaptığımız satışa göre tedarikimizi yapıyoruz. Elimizde depolarımız var buna uygun şekilde. Geçen yıl 2 bin tonluk yeni bir depo daha yaptık, kapalı. Depolama yaparken 30 sıranın üzerinde gübre koymamaya dikkat ediyoruz, çünkü yüksek sıraladığımız zaman donma oluyor. Özellikle 25-5-10’larda donma olayı çok olur. Bunlara çok dikkat ediyoruz. Az önce söylediğim gibi güven, hizmet ve kalite bizim için çok önemli.

İnsanların parasını size emanet edebileceği seviyede bir güveni nasıl oluşturdunuz? 



Habil Sancaktutan: Her şeyden önce insanlara verdiğimiz sözleri hep yerine getirdik. Bizim depoları tutmamızın ve büyütmemizin, araçları almamızın nedeni vatandaşa verdiğimiz sözü zamanında yerine getirebilmek; o malı ve hizmeti onlara sunmak; zam gelse bile onların bu zamdan etkilenmemesini sağlamak. Bunları yapınca fazla satış yapıyorsunuz. Rize’de normalde 55 bin tondur toplam gübre pazarı. Bunun 40 binlik tonu kooperatiflere aitti. Fakat tedariki iyi bir şekilde yaptığımı, malı ucuza sattığımı görünce, kooperatifler de gelip benden mal almaya başladı. Vatandaş güven duyuyor bize. Köyde insanlar, “En ucuz malı Sancaktutan satar. Hem Toros satar, hem ucuz satar, o çocuklar iyi çocuklar” diyorlar. Yani müşteriyle ilişkimiz çok iyi seviyede. Dik dururuz, ama dik konuşmayız. Müşterilerin gönlünü bir şekilde kazanmayı biliriz. Ticaretten gelmiş bir insanım. Elimden geldiği kadar yapıcı olmaya çalışırım. Böylece Rize’de işin seyrini değiştirdik. Elimizi her konuda taşın altına koyuyoruz. Ama karşılığını da alıyoruz, kazanıyoruz. Bazı seneler kazanmıyoruz. Sadece müşteriye yatırım yapıyoruz bazen. O da bir sermaye. O zaman hamle yapma sırası sende oluyor. Güven var, hizmet var, köylere servis imkânımız var. 



Ne tür hizmetler bunlar?



Habil Sancaktutan: Çiftçinin tarlasına kadar götürüyoruz gübreyi. Adam 500 kilo gübre alıyor, 50 kilometre yolu var. Bu hizmet için çiftçiden aldığımız para çok cuzzi. Bu paraya götürdüğünüz zaman çiftçi memnun oluyor sizden. Ama ben de o köye 10 tonla gittiğim için  azda olsa para  kazanıyor, hem de o köylülerin birleşip yapamayacağı işi ben yapmış oluyorum. Bunlar da benim daha çok satış yapmamı sağlıyor. Üç tane TIR’ımız var, Samsun’dan mal çekiyor. Kendi malımızı kendi TIR’larımızla çekiyoruz. Bunun da avantajı var bana. Vatandaş sistemi, büyüklüğümüzü görüyor. Depolar da Tarım İl Müdürlüğü’nün hemen arkasında. Alışveriş potansiyelini, o kalabalığı görüyor. Müşterilerin sayısı her geçen gün artıyor. İnsanlar sıraya giriyor. Güzel şeyler çıkarıyoruz. 



Geleceğe ilişkin planlarınız neler?

Habil Sancaktutan: Ekip ve ekipmanı biraz daha artıracağım önümüzdeki sene. Yazıhaneyi genişleteceğim, bilgisayarların sayısını artıracağım, fiş sistemi yapacağım, yani otomatikleştireceğim. Köylere şube kurdum. O şubelerle oradaki yükümü azalttım. O şubelerimi ilçelere yönlendirdim. Böylece merkezin üzerindeki yükü hafiflettim. Gelecek yıllarda yükümü daha fazla ilçeye paylaştırarak gücümü daha da artıracağım, yani merkeze toplanmayacağım. Aynı Toros gibi. Her taraftan hamle yapmaya uygun hale gelmek lazım. İşimizi seviyoruz, öyle olunca da karşılığını alıyoruz. Satamam diye bir şey yok. Yeter ki müşteriye nasıl davranacağını bil. Müşterinin ihtiyacını karşıla. Müşterinin kafasındaki soru işaretlerini gider. Mesela müşteri geliyor, “Bu gübre nedir?” diyor. Ben ilkokul mezunuyum ama bizim işi yapacak olan kişinin aslında ziraat mühendisi olması lazım. Çünkü çiftçi gelip soru sorduğu zaman kekelemeden hemen cevabı vermesi lazım. Kendimi bu alanda her geçen gün geliştirmeye çalışıyorum. Onun sorularına cevap veremezsen müşteriyi ikna edemezsin.. Oysa müşterinin kafasındaki soru işaretlerini giderdiğinizde memnun oluyor, size güven duyuyor... Sana güvendiği zaman da malını alıyor. Güven olduktan sonra, hizmet varsa, çeşit de varsa satış yaparsın. Biz her türlü olanağı sağlıyoruz. Taze gübre temin ediyoruz. Malın kaliteli bir şekilde depolanmasına özen gösteriyoruz. Gübrenin nasıl kullanılacağından ne kadar kullanılacağına kadar her türlü bilgiyi veriyoruz. Toprak numuneleri alıp Toros’a gönderiyoruz. Yani hizmet çok. Böyle yapınca da devamı geliyor.

Gübre kullanımı konusunda da çiftçiler artık eskisine oranla daha bilinçliler sanırım.


Habil Sancaktutan: 

Evet, eskiden müşterilerimiz geldiği zaman gübrenin çeşitlerine çok inmezdi, bilmezlerdi çünkü. Şimdi köydeki Fadime Nine, Ahmet Dede, Mustafa Amca artık gelip isimle gübre soruyor; özellikli gübre istiyor. Onları biraz da biz eğittik. Son üç yılda üç tane panel düzenledik gübreyle ilgili. Toros Tarım’ın tarım danışmanı  Habil Hocamızı üç kez Rize’ye davet ettik. Röportajlar yapıldı. Canlı programlara çıkarttık vatandaşlara gübrenin ne olduğunu anlatmak için. Samsun 19 Mayıs Üniversitesi’nden hocalar getirttik, Rize’deki bürokratların ve halkın katıldığı yaklaşık 500-600 kişilik bir panel düzenledik. Çoğu organizasyonu Toros tarım’ın da katkılarıyla ben yaptım. Bu tür faaliyetler mutlaka bana bir artı sağlıyor. Ama sonunda bütün yaptıklarım Toros’a kalıyor. Bir gün ben olmayabilirim ama Toros’un gücü artacak. Ben Toros’un Rize’deki bayrağını taşıyorum. Gereken neyse onu yapıyorum. Diğer bayiler de bana biraz daha destek verse, daha güzel işler yaparım. Onun dışında büyük çaplı kömür işimiz var. Geçen sene Rize’de 35 bin ton kömür sattık. Bunun bana faydası şu: Vatandaş kömürünü de, gübresini de bir yerden alıyor. Biz hayvan sektöründe de varız. Ot, yem çeşitleri de var başka bir işyerimizde. Dolayısıyla köylünün üç ihtiyacını görebileceği tek yer biziz. Yani bizim diğerlerinden bir artımız var. Diyelim bir bayi sadece gübre satıyor, sonra da geçip kenara yatıyor. Biz öyle yapmıyoruz. Biz müşterimize araç gerektiği zaman araç imkânı da sunuyoruz. On taneye yakın aracımız sadece gübrede çalışıyor. Buradaki amacımız müşterinin ihtiyacını zamanında ve tam bir şekilde görebilmek.



Sizin bu kalite ve hizmet anlayışınız Toros’un değerleriyle çok iyi örtüşüyor.



Habil Sancaktutan: Gübre kullanımı konusunda en önemli konu çiftçinin bilinçlendirilmesi. Biz buna çok önem veriyoruz. Vatandaş gübre konusunda fazla bir şey bilmiyor, ama biliyormuş gibi inatlaşıyor. Mesela bana geliyor, falanca  firmanın ürünü için “Ben şu gübreyi alacağım, çaylıklarımıza en iyi o gidiyor” diyor. “Sen hiç çaylıklardan toprak alıp tahlil yaptırdın mı, sonuç o mu çıktı?” diye soruyorum. “Yok” diyor. Ben de diyorum ki, “Sen gerçek üretici değilsin. Toprağın neye ihtiyacı olduğuna sen karar veriyorsun, ona sormuyorsun..” İşe yarıyor bunlar. Mesela bazı müşterilerimiz senelerdir 25-5-10 kullanıyor. Onu değiştiriyoruz. Ara sıra 15-15-15, AS, 15-15-15 CAN gübresi karıştırıp veriyoruz müşteriye. Her müşteri farklı. Deneme tarlalarımız da var. Arkadaşlarımıza her yıl ideal kombinasyon ve miktarlarda gübreler kullandırıyoruz. Her müşterimize bir sonraki sene mal alırken “Ürünün nasıldı?” diye soruyoruz. 



“Ticaret, müşteriyi el üstünde tutma sanatıdır” derler. Siz de bunu yapıyorsunuz gördüğüm kadarıyla.
Bizim senelerden beri yerimiz Rize’nin merkezinden iki kilometre Gündoğdu, Artvin tarafında. Rize’nin merkezinden çıkıyor vatandaş, bana geliyor. Gelip gübre sorduğunda ben ona yok dersem bir daha oraya kadar gelmez. Bu nedenle ben var diyebilmek için devamlı stok bulunduruyorum elimde. O bana bir artı kazandırıyor. Bir de diğer bayilerin eksisi bana artı olarak dönüyor. Futbolda olduğu gibi, hata yapan karşı tarafı avantajlı duruma getiriyor. Biz bu fırsatları iyi değerlendiriyoruz. Her geçen gün sistemimi yeniliyorum. Vatandaşın isteklerini dinliyorum. Şimdi kooperatifleri de müşterilerimiz arasına katmak istiyorum. Onlara da ufak ufak mal veriyorum.



Kooperatiflerin çalışma sistemi nasıl?




Habil Sancaktutan: Kooperatifler mal tedarikini doğrudan fabrikalardan yapıyor, bayi üzerinden geçirmiyor. Mesela bu sene büyük kooperatifler başka bir firmadan  aldılar gübreyi. Diğer birkaç küçük kooperatife  ise biz mal verdik. Bazen kooperatifleri finanse ettiğimiz de oluyor. Biz de onlara bir olanak sağlamış oluyoruz. Bu tür güvene dayalı ilişkilerimiz iyidir bizim. Risksiz bir iş yoktur. Risksiz iş bir heyecan da yaratmaz. Ben heyecanı seviyorum. Heyecandan ziyade işimi sevdiğim için her türlü rolü oynuyorum. Bizim hata yapma şansımız yok. Biz buraya kolay gelmedik ama bir kalemde silersin. Herkes işini yapmak, takip etmek, sevmek zorunda. Ben şu an buradayım ama kafam burada değil, işte mesela.



Risk almaktan dolayı hiç zarara uğradığınız oldu mu?



Habil Sancaktutan: Ben bugüne kadar gübreden hiç zarar etmedim. Zamanında aldım, piyasayı iyi kolladım. Bir kişiyle değil, üç beş kişiyle beyin jimnastiği yaptık. Avrupa’daki piyasaları bile takip ettik. Ben olayı sadece Rize olarak düşünüyorum. Rize küçük bir il. Rize’den değil, İstanbul’dan bakmaya çalışıyorum olaya. Bu pencereden bakıp ona göre hamle yaptık. Öyle olunca da çok büyük zararlarım olmadı. 

Ben tedarikimi çok iyi yapıyorum. Depolarımı ona göre kurmuşum, araçlarımı almışım, ekip ve ekipmanımı elimden geldiğince en iyi şekilde kurmuşum. Toros bir marka olarak her zaman var olacak. Ben varsam Toros var, Toros varsa ben varım. Yaklaşık 12 yıllık bayisiyim ben Toros’un. Güzel şeyler yapıyoruz. Hem ailemin yolunu çiziyorum, hem çalıştığım firmaya olan sadakatimi gösteriyorum. Kazandığım para bana helal olmalı. Bir işi hakkını vererek yapmak lazım. Ben işimi seviyorum, severek çalışıyorum, işimi en iyi şekilde yapmaya gayret ediyorum.
 



Tarih: 05 Ekim 2011 Çarşamba
Toros bayileri ile tarım sohbetleri

Hoş geldiniz Orhan Bey, bildiğimiz kadarıyla siz sadece Toros’un değil, Türkiye’deki kimyevi gübre sektörünün de en eskilerinden birisiniz. Nasıl oldu bu işe başlamanız?

Orhan Ali Yetkin: Ben ilkokulu Gaziantep’te okudum. Sonra 12 yaşında İstanbul Amerikan Koleji’ne gittim, 1942-43 senesinde. 1952 senesinde mezun oldum. Dedemin bir sabun fabrikası vardı Gaziantep’te. Halep’e develerle sabun gönderilirmiş eskiden. Ben o işi devam ettirmeye çalıştım, ama sabun işi rekabet dolayısıyla kötüye gidince ben de kimyevi madde, zirai ilaç, gübre derken bu sektörde çalışmaya başladım. 1960’lı yıllarda gübre ithalatına başladım yurtdışından. Montecatini, Badische Anilin-und Sodafabrik gibi firmalarla uzun yıllar çalıştım. Hatta bir gün Dr. Zalom gelmişti Montecatini’den, bana “Sen Türkiye’de triple süper fosfat alan ilk kişisin” demişti. Kimyevi gübre o zamanlar yaygın kullanılan bir şey değildi. Antep’e gübreyi aşağı yukarı ben öğrettim diyebilirim. Şimdi her şey çok farklı tabii. Bizim şu anda iki tane şubemiz var, biri Oğuzeli kazasında, biri de Gaziantep’te.

Toros ile çalışmaya başlamanız ne şekilde oldu?

Orhan Ali Yetkin: Biz gübre ithalatı yaparken gübre ticaretini devlet Zirai Donatım’a verdi. Bunun üzerine ben Zirai Donatım’ın Oğuzeli bayiliğini aldım ve gübre ticaretine bu şekilde devam ettim. Sonra bu iş Zirai Donatım’dan çıktı, 1986 yılında. Benim Toros ile tanışıklığım da aşağı yukarı bu tarihe dayanır. İş serbest kaldı. Ben tekrar ithalata dönmedim. Toros’un gazete ilanlarını gördüm, bayilik verileceğine dair. Gittim Tekfen’in İstanbul’daki merkezine. Gübre için geldiğimi söyleyince bir odaya aldılar. Zannediyorum Sezai Bey vardı. Orada bize Gaziantep ilinin bütün ilçelerinin yanında Urfa-Birecik bayiliğini de verdiler. Konuşmalarımızdan bizim bu işte tecrübe sahibi olduğumuzu anladılar herhalde. Tarım ilçe müdürlüğünden bir yazı da verilmişti, bu işi yaptığım süre içindeki çalışmalarıma dair. 50 sene boyunca dürüst çalıştım. Hiçbir zaman çiftçiye sahte ürün satmadım. O gün Toros’un bayiliğini aldım ve o günden bu yana da devam ediyorum, 24 yıldır. Tabii Toros bu süre içinde gelişti, bayiliklerini genişletti. Ben yine de senede 10 bin tonun aşağısına  düşmem satış olarak. Üç tanesi ziraat mühendisi, 15 kişi çalışıyor merkez ve şubelerimizde.

Epey büyük bir ekibiniz var. Ne tür hizmetler veriyorsunuz?

Orhan Ali Yetkin: Gübre başta olmak üzere zirai ilaç satıyoruz. Danışmanlık veriyoruz. Bizim bölgemizde arpa, buğday, mısır, pamuk ve malum fıstık tarımı yaygındır. Ayrıca para kazandırması dolayısıyla meyvecilik de yapılıyor, bağlık alanlarda. Tarlasına göre, ürününe göre ihtiyaçlar değişiyor. Mühendislerimiz tarlalara gidip geliyor, çiftçinin ihtiyaçlarını belirliyor. Biz çiftçinin her türlü ihtiyacına cevap vermeye çalışıyoruz. Onlar da her bakımdan bize itimat ediyorlar. Çünkü 50 yılın getirdiği bir isim, bunun yarattığı bir güven var. Artık çiftçilerin beklentileri eskisi gibi değil. Daha önceden “Ben babamın yaptığını bilirim, onu yaparım” diyenlerin hepsi şimdi, “Ne gibi yenilikler var, neyi değiştirmeliyim?” diye soruyorlar. Çünkü geçimleri, çoluk çocuklarının rızkı mevzubahis. Çoğu bakış açılarını değiştirdi, yeniliğin önemini kavradı.

Bu bilinci daha da artırmak için kime, ne gibi sorumluluklar düşüyor? Örneğin Toros’un bu konulardaki katkıları neler olabilir sizce?

Orhan Ali Yetkin: Çiftçinin eğitimi önemli. Bir de gözüyle görme meselesi var eğitimin yanında. Çiftçi komşusunun kullandığı üründen elde ettiği faydayı görünce aynısını yapıyor. Bu çok önemli. Toros zaten bu tür faaliyetlerde bulunuyor, daha da genişletebilir. Vilayetlere, köylere kadar uzanabilir. Zirai ilaç ve gübre konusunda çalışan firmalar köylere gitmeli, oralarda tatbikat yapmalı. Bazı firmalar köylünün ayağına gitmeye başladılar. Mesela Gaziantep’te birkaç firmanın devamlı kalan ziraat mühendisi var. Bunlar ileriyi düşünerek sıkı faaliyet gösteriyorlar. Toros’un kimyevi gübre dışındaki konularda biraz pasif kaldığını düşünüyorum. Buralarda daha aktif olması lazım.

Sizce Toros’un piyasada bu kadar tutulmasının nedeni nedir, farkı nerede Toros’un?

Orhan Ali Yetkin: Öncelikle Toros’ta kötü mal olmaz. Fabrikasyonda bazı hatalar tabii ki olabilir. Ama bunlar niyete bağlı şeyler değildir. Öyle bir niyet yoktur ortada. Biz de bayiler olarak Toros’un kaliteli, iyi üründen ödün vermediğini biliyoruz. Bu nedenle piyasadaki yerini almıştır Toros. Piyasada bu işin sahtekârları da var tabii. Gaziantep’te bir bayinin DAP gübresi diye sattığı gübreyi tahlil ettirdik, %17 azot çıktı. Yani gübre torbasından, bambaşka bir ürünün çıktığı bile oluyor. İthal mallarının da bazıları bozuk çıktı. Toros ise her zaman dürüst çalışıyor. Gübre de çiftçinin temel ihtiyaç maddelerinden biri olduğu için, Toros orada çiftçinin gönlünü kazandı. Çiftçi fakir. Durum şu anda berbat. Bu işlerle uğraşan adamın zararı, batağı çok olur. İki tavukla gelip sıraya giren olur. Birkaç çuval gübre veyahut yarım kilo ilaçta 10 lira fark için pazarlık eder çiftçi. Hem on kez tarif etmek, hem de fiyat pazarlığı yapmak gerekir. Bu böyle. Pazarlıkla fiyat indirmeye çalışırlar. Dolayısıyla zor bir meslek. Öyle dükkânda oturup, bire alıp ikiye satarak yapılan bir iş değil. En tehlikeli kredi, çiftçiye verilen kredidir. Antep’te bazı bankalar “çiftçiye açılım” diye tutturdular. Çiftçilere kredi açtılar. Şimdi hepsi pişman. Anaparayı alsalar razılar. Zor bir sektör olduğunu gördüler.

Fiyat rekabetinin yüksek olduğu bir sektörde çalışıyorsunuz tabii.

Orhan Ali Yetkin: Fiyatta rekabet çok önemli. Gerçi Toros şimdi artık iyi bir fiyat tatbikine gidiyor, eskisi gibi değil. Fiyat olarak artık piyasaya uymaya başladı. Çünkü sıkı bir rekabet var. Bizim sektörde fiyatlar sezonluk olarak değişir. Fiyatlar yükseldikçe piyasanın dışında kalırsınız. O yüzden akıllı, dikkatli davranıp fiyatlar yükselmeden malı almaya çalışmanız lazım. Bir şekilde diğer firmaları takip ederek, oluşabilecek rekabeti düşünerek malı temin etmeniz lazım.


 



Tarih: 28 Temmuz 2011 Perşembe
Toros bayileri ile tarım sohbetleri

Toros ailesinin değerli fertleri olan bayilerimiz ile gerçekleştirdiğimiz söyleşi dizisini bu köşeden takip edebilirsiniz. 

 

Hoş geldiniz, öncelikle sizleri tanıyabilir miyiz?

 

Hamit Turgut: Ben Toros’un GAP bölgesinde, Diyarbakır Ergani bayisiyim. 1988 yılından bu yana bu görevdeyim. Ben aslen köy çocuğuyum, ama hayatım şehirde geçti. Eğitimciyim ben. Son görevim ortaokul müdürlüğüydü, Ergani’de, oradan emekli oldum. Emekli olduktan sonra bir müddet başka bir firmanın gübre satışlarını yaptım, ama hoşuma gitmedi ticaretleri. Memurluktan gelen bir insanım, prensiplerime uymayınca “Yapmam” dedim. O sırada Toros’ta bayilerle genel müdür yardımcısı Aslan Bey ilgileniyordu. Bana geldi, “Mutlaka bu bayiliği alacaksın” dedi, Toros için. Yani, onlar beni buldular. Ben de “Peki” dedim. Şartları vardı, teminat mektubu benzeri şeyler. Eğitimciliğin getirmiş olduğu disiplinle 1988’de göreve başladım. Bu konuyla ilgili kazadaki bütün sıkıntıları giderdim ve Toros’u orada tanıttım.

 

Fevzi Yaşar: Ben de GAP bölgesi, Şanlıurfa Birecik bayisiyim. Çiftçiyim. Ticaret Odası’nda yönetim kurulu üyesiyim. Fıstıkçılık Kooperatifi’nin Denetim Meclisi başkanıyım. Maliyede denetim üyesiyim. Fıstık İhracatçıları Birliği’nde de delegeyim.

 

Sizin epey bir göreviniz var…

 

Fevzi Yaşar: Biz istiyoruz ki yapılabilecek iş olsun, biz yaşadığımız tecrübeleri bizden sonrakilere aktaralım. Biz de zaten başkasından almışız. Bilgi verildikçe çoğalır. Rahmetli Turgut Özal, “Çağımız bilgi çağıdır” derdi. Bir bilgiyi topluma verdiğimiz zaman toplumun verimi artar. Eğer bizde bir bilgi varsa –kendimiz bunu zaten kullanıyoruz– diğer insanları da bu bilgiden yararlandırmak mecburiyetindeyiz.

 

Siz ne zaman başladınız Toros’la çalışmaya?

 

Fevzi Yaşar: Ben 22 sene evvel Zirai Donatım bayisiydim. O sırada Zirai Donatım daha iyi tanınıyordu, çünkü Birecik’te şube şefliği vardı. Burada her dönemde herhalde 10 bin tonun üzerinde gübre stoku bulunuyordu. Biz oradan günlük olarak, istediğimiz zaman gübre alıp satabiliyorduk. Ben bir gün içinde aynı parayı üç sefer kullandığımı hatırlıyorum. 200 ton gübre aldım, o 200 tonu bitirdim, öğle zamanı bir daha para yatırdım, akşamüstü bir daha. Yani 200 tonluk parayla bir günde 600 tonluk çalıştım. Bu tabii çok avantajlı oluyordu. Toros Gübre ise henüz çok yeniydi ve etkinliği fazla bilinmiyordu. Toros’un o dönemde böyle bir imkânının olması da mümkün değildi. Çünkü diğeri devlet kuruluşuydu, devlet koruması altındaydı. Biz buna rağmen Toros’la çalışmaya başladık. O zaman üç dört çuval atardım arabaya, köyleri gezer Toros’u tanıtırdım. Yeni başladığım halde o şevkle çalışırdım. Diyarbakır’ın köylerine kadar giderdim, çiftçiye bu gübreyi tanıtırdım. Tabii adam da kullanmaya başladıktan sonra faydasını gördü. Artık niye bu gübreyi bıraksın?

 

Tarım sektörü hayli sıkıntılı bir dönemden geçiyor. Bunu neye bağlıyorsunuz? Sizin bölgenizde durum nasıl?

 

Hamit Turgut: Son yılların iklim durumu bunda önemli bir etken. Mesela az önce arkadaşıma sordum, “Sizde ekinler nasıl?” diye. Bizde iyi, onlarda yok. Neden? Çünkü oraya yağmur yağmadı, bizim bölgede yağdı. Çiftçinin ekonomisi iyi olursa, sulu tarıma çevirirse o problem ortadan kalkar. Ama çiftçinin ekonomik gücü yok. Yani buğdayın ekiminden pazarlama zamanına kadar yaptığı masrafı göz önüne getirdiğimizde kâr etmediğini görüyoruz. Sonuçta faaliyet zararla sonuçlanıyor. Artısı olmuyor ki adam bir sonraki sene ilave bir şeyler yapsın, suyu getirtsin, sulu tarıma dönsün.

 

Bölgenizde sulu tarım daha başlamadı mı?

 

Hamit Turgut: Daha başlamadı bizim orada. Sulu tarıma başlayan adamın da kültürü zayıf. Adam eğitim görmemiş, tarlayı nasıl sulayacağını bilmiyor. Suyu bırakıyor tarlaya oluk gibi, o tarladaki mahsulü tamamen alıp götürüyor su. Yani ziraatımızın bu duruma düşmesinin başlıca sebebi kültürün, eğitimin eksikliği. Adam nasıl sulayacağını, ne zaman ekim yapacağını, hangi aleti kullanacağını, pazarlama payının ne olduğunu bilmiyor. Bu duruma gelişimizin nedeni bunlardır. Ben hiçbir ziraatçının ya da il tarımdan, ilçe tarımdan birilerinin gelip de 20-30 çiftçiye eğitim verdiğini, onlara bir şeyler öğrettiğini görmüyorum. Siz gidip bir şeyler sorsanız, o da yok. Oradaki ziraatçı size cevap veremiyor, çünkü o bilgi onda da yok. Diplomasını almış gelmiş sadece. Senelerce Ergani’de biber yiyemedi insanlar hastalık yüzünden. Biber gelişiyor, geliştikten sonra bazı yaralar çıkıyor ortasında, sonra kurumaya başlıyor. Domates gene öyle. Sebebi anlaşılamıyor, kuruyup gidiyor. Bu işte bize yol gösterecek bir kişi bile bulamadık. 

 

GAP bölgesinde sulama sistemleri için büyük yatırım yapıldı. Bunun hiç faydası olmadı mı?

 

Fevzi Yaşar: Oldu tabii ama tam randımanlı değil. Çünkü hocamın dediği gibi bilinçli yapılmıyor sulama.

 

Hamit Turgut: İlk sene 500-600 kilo pamuk aldılar mesela. İkinci sene 300-400 kiloya düştü. Çünkü suyu toprağa nasıl bırakacaklarını bilmiyorlar. Sadece sulama da değil. Gübre de en az onun kadar önemli. Bu işe kademe kademe bakmak lazım. Çiftçinin öncelikle toprak analizi yaptırması lazım. Analiz yapmadan ekin ekilmesi hata. Toprak tava gelmeden tarlanın işlenmesi de hata. Eğer sen sadece üstteki 20 cm’de ziraat yaparsan, o tarlayı öldürürsün. Gidip baksak, çoğu tarlada 20 cm’den sonra toprağın tamamen kaymak bağladığını, taşlaştığını görürsünüz. Bu durumda suyu verdiğiniz zaman, su o kaymağın üzerinde kalır. Dolayısıyla ekinin kökü o suyun içinde kalır, kurur. Bunu kırmak için ya patlatma pulluk kullanılacak ya da pulluğun beşlisi-altılısı değil de ikilisi-üçlüsü kullanılacak. Yoksa üstten tarlayı sürmekle olmaz. Daha derinden kazacak.

 

Bunların hepsi etken. Bir örnek vereyim. Ben aynı zamanda çiftçiyim. Bu sene 400 dönüm mercimek ektim. Bir yıl evvel pulluk gören yerde mercimek fevkalade oldu. Diğer yerlerdekiler sarardı, kızardı. Bizim çiftçilerimiz maalesef kültüvatörle dönüp dolaşıp 20 cm’in üzerindeki toprağı koyulaştırıyorlar. O toprak senelerdir kullanıla kullanıla çoraklaşmış. Suyu da emmiyor. Bunun zararı herkese. Ben bunun tecrübesini yaşadım, zararını gördüm. Benim gibi bazı tecrübeli kişilerin çiftçileri bir araya getirip gübre nasıl verilir, tarla nasıl hazırlanır, tohum nasıl atılır gibi konuları anlatması lazım.

 

Toros Tarım’ın eğitime yönelik birçok faaliyeti var. Bunların bir faydası olmuyor mu?

 

Fevzi Yaşar: Adamın birinin bir aylıkçısı varmış. Aylıkçı 15-20 yıldır adama çalışıyor, öküzle çift sürüyormuş. Ağa bir gün demiş ki, “Oğlum, ben bu öküzü satacağım. Sana lazımsa sen al.” O da “Ağa, sabah ben bir çift süreyim, bakayım” demiş. Ağa da, “20 yıldır sen sürüyorsun zaten” deyince aylıkçı “Onca zamandır senin için sürüyordum, şimdi kendim için süreceğim, bakacağım arızası var mıdır yok mudur?” demiş. Demem o ki, insanlar işlerine gelince başka bakıyorlar, gelmeyince başka. Şimdi Harran sulu tarım bilmiyor. Oysa sulu tarım bir kültürdür, bir zenginliktir. Ben bazen espri olsun diye “Zenginin başındaki bit iri, fakirin başındaki ise küçüktür” derim. Toprağın zenginliği suya bağlıdır. Kimin suyu varsa o zengindir. Bir sulu tarla elli tane susuz tarlaya denktir. Sulu tarımda çalışan insanlar da daha bilgilidir, susuz tarımda çalışanlardan daha ileridedir. Harran sulamaya yeni geçti. İyi bir ziraat fakültesi olsa, o suyun nasıl kullanılması gerektiğini insanlara anlatır. Harran Ovası’nı nasıl öldürüyorlar? Yanlış sulamayla. Harran Ovası’nın geçirgenliği yoktur, verilen su alta inmez. Ayrıca eskiden orası gölmüş, göllerin suyu tuzlu olur. Tuzlu su zamanla aşağıya inmiş, bu tuz bitkinin damarını kurutuyor. Bir de toprağın içinde organik-inorganik maddeler var. Sen toprağın içinde suyu göllendirirsen mantarlaşma yapar, küflenir. O toprağın içindeki organik maddeler de suda boğulup ölür. Boğulduktan sonra onu tekrar canlandıramıyorsun. Ateş yaktığında da aynı şekilde. O toprağı 8 sene kullanamıyorsun.

 

Hamit Turgut: Önce öğretmek, sonra yaptırmak lazım bunları. Biz tersini yapıyoruz. At yok yemlik hazırlıyoruz.

 

Peki sizce çözüm nedir?

 

Fevzi Yaşar: Dünyada politikalar insana göre yapılmalı. İnsanın da birinci politikası sağlık olmalı. İkincisi ise eğitimdir. Eğer bir insan eğitilmemişse, budanmamış ağaç gibi randımanı düşer. Bunu biz Toros Tarım’a defalarca söyledik. Kendi görüşlerimizi aktardık. İnsanın aklı gözündedir. İnsan gördüklerine inanır. Çinliler diyor ki, “Bir yazma, on okumaya bedeldir; bir görme yüz okumaya bedeldir.” İnsanlar gözüyle görüyor, Mehmet Bey’in tarlasındaki domateslerin, elmaların iyi olduğunu. Ne yaptığını gelip soruyor. Yani somut, görsel eğitim. Bu nedenle öncelikle laboratuvar eğitiminin geliştirilmesi lazım. Ziraat mühendislerine gelince... Toros Gübre’nin kendi içinde bir ziraat fakültesi kurması lazım. Çünkü devletin yetiştirdiğinin çiftçiye faydası yok. Ben Fıstık İhracatçılar Birliği’nde delegeyim. Orada değerli bilim insanları var. Ben dedim ki orada, “Ben çok iyi bir fıstıkçıyım, herkesten iyi bildiğimi iddia ediyorum.” Hocalar hep dönüp bana baktılar. Hepsi Ziraat Fakültesi’nden. Ama öyle arkadaşlar var ki, profesör olmuş ama daha fıstık ağacı görmemiş. O yüzden, “Benden iyi fıstıkçı yok. Ben fıstık ağacının altında doğdum, orada büyüdüm” diyorum. Fıstığın türünü ıslah etmek gerek, aşılamayı bilinçli yapmak gerek, bakımını bilmek gerek. Doğanın senden ne istediğini bileceksin. Doğayla bütünleşeceksin. Onunla uyumlu olacaksın, ters gittiğin zaman sen doğayı yenemezsin, doğa seni yener.

 

Tarımı doğayla uyumlu yapmak için neler gerekli?

 

Hamit Turgut: Mesela tohum seçimi çok önemli. Tarımda bir tohum piyasaya girmeden evvel yetkililerin, bu tohumun özelliğinin iklimin özelliğiyle bağdaşıp bağdaşmadığına bakması lazım. Çiftçiye sunarken mutlaka bunu araştırıp bu bölgeye uygundur diyebilmeli. Hatta belki yasak da koymalı. Her yıl başka bir tohum deneniyor boşu boşuna. Zamanı öldürüyorsun, emeğin boşa gidiyor. Benim memleketimde çeşit çeşit buğday ekildi bu sene. Biz “Pehlivan”dan başka buğday ekmemeye karar verdik. Pehlivan’ın geliri belli, yeşilleniyor, güzel oluyor. Oysa sert buğdayların hepsi kurumaya başlıyor. Esasen bu yönlendirmeyi devletin yapması lazım. Gübre de aynı şekilde. Elli çeşit gübre çıkmış, insanlar şaşırıyor.

 

 

Fevzi Yaşar: Örnek olarak Rusya bölge bölge topraklarının analizini yapmıştır, hangi bölgede hangi elementler var diye. O iklim ve toprak şartlarında ne yetişirse, üretimini buna göre belirlemiştir. Bunun adı ekonomi-coğrafyadır. Bir toplumun kendi ekonomi-coğrafya şartlarını bilmesi gerekir. Bir toprak ne kadar kalın, canlı olursa insanları da o kadar zengin olur. Toprak ne kadar zayıf olursa, insan da o denli zayıf olur.

 

Gübre kullanımında da çok büyük hatalar yapılıyor, değil mi?

 

Fevzi Yaşar: Örneğin Harran’a Maraşlılar geldi, toprağı beş yıllığına icar aldılar. O aldıkları topraklarda dönüme 80, 90, 110 kilo gübre verdiler. Bilinçsiz gübreleme toprağın tuzlanmasına sebep oldu, kimyasal yapısını bozdu. Beş senenin sonunda tarlaları ot bitmez bir halde sahibine teslim ettiler. Zaten toprağın ağadır sahibi, toprak eline bedava geçmiş, kıymet bilmez.

 

Hamit Turgut: Gübre çeşidi çok olunca, insanlar da şaşırıyor hangi gübreyi kullanacaklarını. Organik gübre, siyah gübre, kırmızı gübre deniyor. Bayi hangisine yönlendirirse onu seçiyor.

 

Fevzi Yaşar: Yanlış gübre kullanımı milli ekonomiyi de olumsuz etkiliyor. Örneğin Türkiye evvelki sene Rusya’ya geniş çapta domates ihraç etti. O yıl kompoze gübrelerin, fosforik asitli gübrelerin fiyatı yüksek, ama azotlu gübrelerin fiyatı düşüktü. Bu nedenle sulu tarımda çalışanlar nitrata, üreye, şeker gübresine yöneldiler, fosforlu gübre kullanmadılar. Dolayısıyla domatesin içindeki nitrat oranı yükseldi, domates gelişmedi. Sen bir çocuğa sadece ekmek yedirirsen beyni gelişir mi? Rusya, bizden her aldığı domatesi laboratuvarda inceliyor. Bu domatesleri Türkiye’ye geri gönderdiler. “Domates güzel, neden iade ediyorsun?” deyince “İçindeki nitrat fazla” dediler. Siz doktora gittiniz, kan tahlillerinizi yaptırdınız, doktor diyor ki “Senin kanında üre ve nitrat oranı yüksek.” Gübreden geçti adama. Rusya kendi insanını neden hasta etsin?

 

Tüm bu yanlışlıkların giderilmesi için neler yapılmalı?

 

Hamit Turgut: Tekrarlıyorum, her şey eğitime dayanıyor. Çiftçiyi bilinçlendireceksin, kullanacağı malzemeden atacağı tohuma kadar her konuda. Ancak çiftçiye göstererek öğretmek lazım. Çünkü ancak görerek ikna oluyor. Hiçbir zaman denemeyi çiftçiye bırakmayacaksınız. Siz göstereceksiniz.

 

Fevzi Yaşar: Sen yaparsan çiftçi seni takip eder, arkandan gelir. Tarımda en önemli etkenlerden biri de ekonomi-coğrafyayı bilmektir. Hindistan ve Çin evvelki sene var güçleriyle pazardan gübre çektiler, niye? Çünkü Çin ve Hindistan ekonomi-coğrafyayı iyi biliyor. Diyor ki, “Şu şu bölgelerde kuraklık olma ihtimali var. Ben var gücümle buğday ekeceğim, pirinç ekeceğim. Millet aç kalmamak için gelip benden buğday alacak.” Nitekim Hindistan’da buğday fazlası yoktu, geçen sene 50 milyon ton buğday fazlası oldu. O hesap tuttu. Şimdi gidiyor adam, Arap ülkelerinde petrolü yarı fiyatına buğdayla değiştiriyor, takas ediyor. Bu adamlar ileriyi görüyor, iklimi görüyor, biz görmüyoruz. Bizde hoca oturuyor, “Haydi yağmur duasına çıkalım” diyor. Fırat Nehri yanımızdan geçiyor, oradan sulama yapmıyorsun, yağmur duasına çıkıyorsun. Metotlar okulda, görsel eğitimle verilmeli. Devletin laboratuvarı yok, eğitim sistemi bozuk. Çocuk 12 sene okuyor orta dereceli okulda, pratik hiçbir şey öğrenmiyor. Oysa Türkiye’nin kalkınma konusundaki en büyük avantajı genç bir nüfusa sahip olması. Bizde nüfusun yüzde 75’i çalışır durumda. Avrupa’da yüzde 40’ı çalışır durumda. Şimdi diyelim ki Hamit Hoca ancak 10 kilo eşya kaldırabilir, 10 kiloluk enerjisi vardır. Ama bir genç 150 kilo kaldırır, Hamit Hoca’nın 15 katı. Bizde emek enerjisi güçlüdür. Ama biz onu da kullanmayı bilmiyoruz.

 

Biraz da Toros’tan bahsedelim istiyorum. Toros’un bayileriyle ilişkisi sizce ne düzeyde? 

 

Hamit Turgut: Bence Toros çok şanslı. Bayileri gerçekten Toros’a canı gönülden bağlı, çalışan, halkı aydınlatan kişiler. Bunu ben gözlerimle görüyorum. Hepsi öyle.

 

Fevzi Yaşar: Tecrübeli, güvenilir insanlar. Tabii Toros’un çabalarının ve kalitesinin de hakkını yemeyelim. Benim bir tane müşterim var, okuma yazması olmayan bir bayan. Ben gübre satmışım, o da almış, 5-10 torba. Bir gün bir baktım, biri elinde Toros’un boş bir torbasıyla geliyor, “Fatma Hanım dedi ki bunun aynısından göndersin, sakın başkasını istemem.” Ben zaten başka ürün satmam, Toros’un bayisiyim, satmaya da cesaret edemem, çünkü güvenemem. Bizim orada bazı köylere gittim geçenlerde. Adam yemin ediyor, “Ben gübreyi senden aldım, kardeşim de başka bir firmadan almış. Bir tarlada yan yana iki buğday. Boyunu ölçtük beraber, aynı günde. Benimki onunkinden 9-10 cm uzun” diyor. Kardeşi şimdi geliyor bana, “Toros varsa ver” diyor. “Benim ürünüm henüz gelmedi, istersen komşudan beş on torba al” dediğimde, “Yok, ben Toros’u beklerim” diyor. Toros, Esin Hanım’la, Tekfen Holding’le, değerli bayileriyle bir kişilik kazanmış, artık bir marka olmuş. Toros kendini kabul ettirmiş. Toros iade mal alıyor, şikâyetleri dinliyor. Biz diyoruz ki müşteriye, “Malı al götür, en ufak bir şikâyette bana geri getir.”

 

Ne gibi şikâyetler olabiliyor bunlar?

 

Fevzi Yaşar: Bir gün biri geldi, “Ağabey, işittiğime göre Toros Gübre’nin üreleri gramaj olarak eksik geliyormuş” dedi. “Olabilir” dedim, çünkü ben hiç tartmamıştım. Kardeşim var, demir çimento satıyor. Elektronik kantar da var. Tarttım, gerçekten eksiklik var mı yok mu diye. Varsa hemen fabrikayı arayıp iade edecektim. Bir torba tarttık, 50 kilo. İkinci torbayı tarttık, 50 kilo... Bu şekilde yedi tane ayrı torbayı tarttık, eksiksiz hepsi 50 kilo çıktı. Sonra gittiler, öbür firmanın torbalarını tarttılar. En kabadayısı 49 kilo, diğerleri ise 43 ila 49 arasında geldi. Torbaların rengi de solmuştu. Her birinden 1 ila 7 kilo arasında eksikti. Sulu tarım yapan, bilinçli çiftçi Toros’un torbasını görmese bile eliyle kontrol edip o gübrenin Toros’a ait olup olmadığını anlıyor.

 

Hamit Turgut: Benim yöremde Toros gübre olduğu zaman başka gübre almazlar. Bir kere tanıdılar; adam deniyor, hakikaten de memnun kalıyor. Güven oluşuyor böylece. Herkes ona yöneliyor.

 



Tarih: 31 Mayıs 2011 Salı
Hishtil-Toros’tan üreticilere “GÜVENLİ FİDE”

Toros Tarım’ın fidecilik alanında faaliyet gösteren iştiraki Hishtil-Toros Fidecilik A.Ş., tarım sektörünün standart ve kaliteli üretim için ihtiyaç duyduğu fideleri üretmek amacıyla 1999 yılından beri faaliyet gösteriyor. Bugün Antalya’da 50 dönüm büyüklüğündeki teknolojik donanımlı seralarında yılda 80 milyon adet normal fide ve 15 milyon adedin üzerinde aşılı fide üretimi yapan şirket, son yıllarda Türkiye’de sıkça görülmeye başlayan bitki hastalıklarına karşı örnek teşkil edecek adımlar atıyor. Şirketin Genel Müdürü Alper Tevs, yaptıkları çalışmalar ve son yenilikler hakkındaki sorularımızı yanıtladı. Tevs’in anlattıkları, sağlıklı bir fide üretmenin, bilinmeyen yönleriyle ne kadar ayrıntılı ve zorlu bir iş olduğunu da ortaya koyuyor. 

Bize Hishtil-Toros Fidecilik’in kuruluşu ve faaliyetleri hakkında bilgi verebilir misiniz?

Hishtil-Toros, özet olarak fide üretimi yapan bir kuruluş. Artık Türkiye’de sebzecilik tarımında büyük ölçüde hazır fide kullanılıyor. Eskiden çiftçiler kendi fidelerini pek de uygun olmayan şartlarda yetiştirmeye gayret eder, sonra da tarlalarına veya seralarına dikerlerdi. Ortaya çıkan fideler homojen olmadığı gibi kayıplar da fazla olur, gerekli fide adedi genellikle sağlanamaz, üretimin ileri aşamalarında dengesizlikler ve hasat kaybı yaşanırdı. Şimdi ise bizim gibi firmalara sipariş verip, tek boy ve istenilen sayıda bebek bitki alıp tarlalarına, seralarına dikiyorlar. En basit anlamıyla bizim işimiz bu fideleri yetiştirmek. Burada yabancı bir ortakla hareket ediyoruz. Ortağımız Hishtil, 1995 yılından bu yana Türkiye’de faaliyet gösteren bir firma. Bu işi 40 yıldır yapıyorlar. Amerika’da öğrenmişler, teknolojiyi alıp İsrail’de geliştirmişler. Ülkelerinde pazara hâkim olduktan sonra, “Yurtdışında know-how’ımızı nasıl değerlendiririz?” diye arayışa çıkmışlar ve ilk duraklarından biri Türkiye olmuş. Türkiye’deki operasyonlarına önce başka bir firmayla başlamışlar. 1999 yılından bu yana da iş, Toros ortaklığı altında yürütülüyor.

Türkiye’deki diğer gübre üreticileri arasında bu alanda faaliyet gösteren başka firma var mı?

Hayır, yok. Toros Tarım, temel işi gübre olsa da, tarım sektöründe tüm girdileri kucaklayan bir firma. Mesela tohum faaliyetleri fidecilikten de eski. Tarımsal girdi olarak düşünecek olursak, fide de tohum gibi çok önemli, hatta tohumla iç içe bir konu.

Bunu biraz açar mısınız?

Öncelikle fidenin bir tanımını yapmak lazım. Fide, deyim olarak, bir yıl içerisinde ekilip hasadı yapılan ürünler için kullanılıyor genellikle. Hemen tüm sebze türleri bu şekilde yetiştiriliyor. Ayrıca karpuz, kavun gibi meyveler de sezonluk olduğu için fide sınıfına giriyor. Biz birçok sebzenin yanında bazı meyvelerin de fidesini üretiyoruz. Bugün sebzecilik büyük oranda hibrit tohumdan yapılıyor. Hibrit dediğimiz çok pahalı bir tohum. Çünkü bunlar, genetik bir müdahale olmamakla beraber, verimi yüksek ve birtakım hastalık dirençleri verilmiş tohumlar. Eskiden, seracılık Türkiye’de gelişmeden evvel, bütün meyveleri ve sebzeleri sadece mevsiminde yiyebiliyorduk. Sonradan “turfanda” dediğimiz, mevsimin dışında da üretim başladı seraların yardımıyla. Ama turfandalık yetiştirmek için sadece seranızın olması yetmiyor. Ektiğiniz çeşidin de birtakım dayanıklılık özelliklerinin olması lazım. Mesela domates için kış döneminde biraz daha soğuğa dayanabilen, soğuğa rağmen kızarabilen çeşitlere ihtiyacınız var. Ayrıca domateste olması gereken belli özellikler var. Albenisi olması lazım. Ekonomik değeri açısından veriminin ve raf ömrünün yüksek olması lazım. Bu unsurlar çok önemli. Domates dediğiniz zaman, dünyada binlerce çeşidi var. Tüm bu nitelikleri sağlamak için bunların hepsinden birtakım özellikler alınıp birleştiriliyor. Bu aslında tam bir köpek eşleştirmesi gibi. Mesela Doberman diye bir ırk yok. Ama çeşitli türlerin çiftleşmesinden Doberman benzeri yavrular çıkıyor ortaya. Bu yavrulardan kendi içinde birkaç nesil daha çiftleştirdiğinizde, artık saflaşmış ve “doğal” bir türe dönüşüyor. Bitkilerde bu tür çalışmalar tabii ciddi AR-GE ve yatırım gerektiriyor. Binlerce deneme içinden belki bir ya da iki ticari çeşit yakalayabiliyorsunuz. Bu nedenle hibrit tohumlar oldukça maliyetli. Günümüzde üretici, ekmek istediği tohumu fide şeklinde almayı tercih ediyor. Yani üretici adına tohumu biz satın alıyor, bu tohumları fideye dönüştürüp üreticiye sunuyoruz. Bu nedenle de tohum firmalarının en büyük müşterileri, biz fide firmaları oluyoruz. Hibrit tohum sektörü fidecilik sektörünü geliştiriyor.

Tohum yerine fide kullanmanın ne gibi avantajları var?

Fide kullanımının çiftçiye birçok avantajı var. Her şeyden önce zamandan ve emekten büyük tasarruf sağlıyor. Hibrit tohumların özelliklerinden ötürü dikim zamanlaması çok önemli. Örneğin temmuz ayının 20’siyle ağustosun 1’i ve ağustos ayının 5’iyle 15’i arasında dikim çok fark ediyor. Bazen 5 günlük bir dikim farkı, bir ay fark yaratabiliyor hasatta. Çiftçi dikim zamanına ve dikmek istediği ticari çeşide karar verdikten sonra bize siparişini veriyor. Diyelim ki 5 Ağustos’a, 2.850 adet X çeşidi domates istiyor. Normal şartlarda Antalya’nın sıcağında bu kişinin temmuz ayının başında gidip tohumları alması, bunları ekmesi, çıkmasını beklemesi, onlara bakması lazım. Yapabilir, yapamaz. Bir kısmı büyük olur, bir kısmı küçük. Bunlar da hasatta, kalitede fark demektir. Fideniz ne kadar homojense, o kadar homojen ürün alırsınız. Fideler arasındaki farklılıklar hasatta iki-üç hafta fark yaratabilir. O iki-üç hafta içerisinde ürünün fiyatı 1,5 liradan 10 kuruşa düşebilir. Bu taraflarına baktığınız zaman, her şeyin vaktinde olmasını ister çiftçi. Şimdi o sıcak dönemde bütün bunlarla uğraşacağına, dönüp Hishtil-Toros gibi bir firmaya, “Bana 5 Ağustos’ta X çeşitten 2.850 adet fide verin,” deyip yaylasına kaçıyor. Ağustosun başında geliyor, iki-üç günde serasını hazırlıyor, 2.850 tane fide, kutusunda adresine teslim ediliyor. Güzel güzel dikiyor onları. Hepsi standart. Hepsinin ilk bakımı iyi yapılmış. Bütün aşıları yapılmış, anne sütü almış bebek gibi düşünün bunu. Bakımı düzgün olmayan bir bebek birtakım hastalıklardan çok daha çabuk etkilenir, bağışıklık sistemi daha az gelişmiş olur. Aynı mantık. Hepsi canlı sonuçta. Fidelere bizim seralarımızda doğal olarak en iyi şartlarda bakılıyor. En ufak bir uygunsuzlukta kendini bırakan, ölen bir fide değil; dirayetli, yaşamak için gücü olan ve birtakım hataları tolere edebilen bir fide kazanılıyor. Tüm bunlar öncelikle çiftçinin ekonomik riskini azaltıyor. Hazır fidenin en büyük avantajlarından biri bu. Tabii bir de aşılı fide konusu var ki, o da apayrı bir avantaj paketi oluşturuyor.



Aşılı fidenin özelliği ve farkı nedir?

Aşılı fide daha farklı bir uygulama ve hastalıklara karşı bir önlem olarak iki farklı fidenin bir araya getirilmesinden ortaya çıkan bir ürün. Topraktan bulaşan bir takım hastalıklara ve özellikle de kök çürüklüğü veya çökerten olarak bilinen “fusarium” adlı mantara karşı kimyasal mücadeleye alternatif olarak geliştirilen ve son 10 yılda dünyada kullanımı hızla artan bir çözüm. Aşılı fideler çıkmadan önce toprakları fusarium’dan arındırmak için metil bromid kullanılırdı. Ancak bu kimyasal, topraktaki iyi kötü her şeyi yok ediyor. Aynı zamanda ozon tabakasına da zarar veriyor. Dolayısıyla kullanımı son on yıl içinde kademeli olarak tüm dünyada sonlandırıldı. Bu durum özellikle domateste ve karpuzda fusarium’un ciddi tehdit oluşturmaya başlaması demekti. Bu şartlarda bir alternatif geliştirmeniz gerekiyor. Adana’da mesela “çökerten” derler buna. “Karpuz çöktü” derler. Kısa sürede tüm tarlayı bitirir. Fusarium’un etkisidir bu. Giriyor, içinden öldürüyor bitkiyi. Karpuz için “vezir de eder rezil de” derler, hakikaten öyledir. Daha ürüne dönüşmeden tarlasındaki ürünü kaybetmesi, bir çiftçinin başına gelebilecek en kötü olaydır. İşte bu noktada aşılı fide devreye giriyor. Kökleri bu tür mantarlara dayanıklı çeşitlerin üzerine ticari bitkiler aşılanarak ürüne dayanıklılık kazandırılıyor. Aslında mantık çok basit. İki ayrı fide dikiliyor. Belli bir dönemde ikisi alınıp, birinin altıyla diğerinin üstü birleştiriliyor. Yani bir tür kaynak yapılıyor. Mantık basit, ama fiiliyatta bu işi doğru bir şekilde yapmak ve işe yarar neticeler elde etmek hiç de sanıldığı gibi kolay değil.

Ne çeşit bitkilerde aşılı fide kullanılıyor?

Mesela karpuz, kavun, hıyar gibi cucurbitaceae (kabakgiller) familyasından bitkiler aşılı fide olarak üretilebiliyor. Ama bu familya içerisinde Türkiye’de ve dünyada halen en büyük potansiyel karpuzda. Bunlar kabak bitkisinin kökleri üzerine aşılanıyor, çünkü kabak çok arsız ve dayanıklı bir kök yapısına sahip. Kavun ve hıyar da aynı şekilde kabak üzerine aşılanıyor. Bir de solanaceae (patlıcangiller) familyasından domates ve patlıcan var. Ticari domates çeşidi, kökleri dirençli ve geneli yabani olan anaç domates çeşitlerinin üzerine, patlıcanlar da yine domates veya patlıcan anaçları üzerine aşılanıyor. Biberde ise halihazırda ticari boyutta bir çözüm üretilebilmiş değil. Biz, saydığımız bu ürünlerin tamamında üretim yapıyoruz. Adet olarak bakarsak aşılı karpuz birinci, aşılı domates ikinci, aşılı patlıcan üçüncü, aşılı hıyar dördüncü sıradadır.

Türkiye’de aşılı fideye talep ne düzeyde?

Bugün Türkiye’de dikilen karpuzun herhalde yarısı aşılı fidedir. Bu durum geçtiğimiz 6 yıl içerisinde oluştu. Pazar çok hızlı bir şekilde büyüdü, halen de büyümeye devam ediyor. Bu, Türkiye için yeni bir kavram ve gelişiyor. Esasen dünyada da fazla geçmişi yok. Japonlar geçen yüzyıldan beri bazı sınırlı uygulamalar yapıyorlarmış bu alanda. Ama tabii bugün kullandığımız tekniklerle yapılması son 15 yılın, bu sektörün büyümesi de son 10 yılın hikâyesi. Bugün dünyanın her kıtasında aşılı fide kullanılıyor ve bu pazarın büyüklüğü artık milyar dolarlarla ifade ediliyor.

Aşılı fide kullanmak çiftçiye somut olarak ne kazandırıyor?

Öncelikle, korkulan belli hastalıklara çözüm getirmesi. Ancak işin ekonomik boyutuna da bakmak lazım. Bazı ürünlerde matematik, işimizi çok kolaylaştırıyor. Aşılı karpuz bunlardan bir tanesi. Çiftçi geleneksel olarak 1 dönüme 750 tane normal fide koymak yerine 250 tane aşılı fide koyuyor. Çünkü kök o kadar arsız ki, zaten o alanı dolduruyor. İyi bir çiftçinin 750 tane fideden alacağı ürün ortalamada 6-8 ton ise, 250 tane aşılı fideyle bu 10-13 tona çıkıyor. Kök, meyveyi büyütüyor çünkü. Aşılı fide fiyat olarak normal fidenin yaklaşık 3 katı. Fakat alt alta koyup hesapladığınız zaman, aşılı fide daha pahalı bir ürün olmasına karşın, çok daha ekonomik hale geliyor. Birincisi, aynı verimi çok daha az sayıda fideyle sağlayabiliyorsunuz. Ayrıca tarlanızı her sene kullanabiliyorsunuz. Mesela fusarium nedeniyle Adana’da bir tarlada bir yıl ekim yaptıktan sonra en az üç yıl o tarlaya giremezsiniz. Bu nedenle üretici gidip başka arazileri kiralamak durumunda kalıyor. Bir de ona para ödüyor. Ama aşılı fidede her yıl aynı araziye dikim yapabiliyorsunuz. Böyle bir avantajı da var. Bütün bunlar, esas amaç olarak hastalıktan korunmak için alınan ürünün artıları. İşte bu nedenle aşılı karpuz fidesinin yararlarını görenler hemen bu yöne döndüler. Kullanım hızla arttı. İlk yıl 20 bin deneme, bir sonraki yıl 2 milyon, bir sonraki yıl 10 milyon fide şeklinde büyüdü pazar. Domateste de aşılı fide kullanımı normal fide alternatifine göre daha maliyetli olsa da, hastalıklara karşı sağladığı çözüm ve güçlü kök yapısı sayesinde daha uzun bir zaman aralığında hasada devam edebilme imkânı sunması, ürüne ciddi bir talep yarattı.



Biraz da bize bu işin tekniğinden söz eder misiniz? Bu alandaki know-how’ınızı nereden alıyorsunuz?

Fide yetiştirmek oldukça karmaşık bir süreç. Kontrol edilmesi gereken çok fazla sayıda değişken var. Bir kere fidenin olma süresi bitkinin cinsine ve mevsime göre değişir. Mesela domates fidesi haziran ayında 24 günde hazır olurken, bu süre temmuzda 26, ağustosta 28, eylülde 30-33, kış aylarında ise 40 güne kadar çıkar. Dolayısıyla her ay üretim süresi değişir. Bizde tabii her ürün için takip edilen ayrı bir protokol vardır. Yazın ve kışın ürüne hangi uygulamalar yapılır, yetiştirme süresi kaç gündür, hangi dönemde ne tür özel uygulamalar gerekir, hangi sera şartları sağlanmalıdır, tüm bunlar önceden belirlenmiştir. Türlerin farklı ekim ve çimlenme şartları vardır. Kışın ısıtma sistemleri devreye girer. Orada da kontrollü olmanız lazım. Mesela karpuz 18, domates 14, marul 10 derece sıcaklık ister. Buna göre seraların ısılarını ayarlamanız ve kapasiteyi bu unsurları göz önünde bulundurarak kullanmanız gerekir. Tesisimizde tüm üretim ortamlarının iklim şartları otomatik sistemlerle kontrol ve kayıt edilir.

Biz HTF olarak bütün bu genel resimde Hishtil’in know-how’ını kullanıyoruz. Tabii HTF’nin de 10 küsur yıllık geçmişi sayesinde oluşmuş hatırı sayılır bir know-how’ı ve tecrübesi var. Çünkü eldeki bilgiyi Türkiye şartlarına uyarlamak ve devamlı geliştirmek zorundasınız. Düşünün ki Türkiye’de yedi tane iklim kuşağı var. Bu bölgelerin her birinde ürünler farklı zamanlarda ve şartlarda dikiliyor. Dolayısıyla ürün farklı bölgelerde farklı tanımlarda istenebiliyor. Biraz büyük, biraz diri, az yapraklı, çok yapraklı, açık yeşil, koyu yeşil… Bu noktada da detaylı üretime girmeniz gerekiyor. Yani biraz daha detaylı ürün tanımı oluşturmak gibi bir mecburiyet oluşuyor. Oysa bizi seri üretim yapan bir fabrika gibi düşünebilirsiniz. Bu tür uyarlamalar ciddi vakit kaybı yaratıyor. Bir domates fidesi dediğiniz zaman, en az bin tane ticari çeşidi var. Genel ürün protokolü değişmemekle birlikte bunların içinde güçlü olan var, güçsüz olan var, az çimlenen var, çok çimlenen var, aşıya daha uygun olan var, olmayan var, çift gövde geliştirmeye iyi tepki veren var, vermeyen var. Tüm bunları bilmeniz, ekim yaparken bunlara dikkat etmeniz gerekiyor. Bu kadar çok değişken olduğu için ürün kartı “domates” olarak değil de, üretici firmanın çeşit ismi bazında “domates Linda,” “domates Alida” şeklinde açılıyor. Böyle binlerce ürün kartımız var. Ama işin esas güç tarafı, bu kadar detaya indiğimiz halde, standartları elde etmekte zorlanmamız. Çünkü kullandığımız tohumlar da yıldan yıla, hatta bir partiden diğerine değişiklik gösterebiliyor. Mesela aynı ürün için gelen iki partiden biri %88 çimlenme yapıyor, bir sonrakinde %84 çıkıyor. Bu farklılıklar üretimin performansına doğrudan yansıyor. Saydığım tüm parametreleri aynı anda görebilen ve yöneten deneyimli ve uyumlu bir ekibimiz olduğu için şanslıyız. Bu şekilde HTF olarak her yıl yaklaşık 30.000 adet siparişten oluşan on milyonlarca fide üretiyoruz. Gururla belirtmeliyim ki HTF, aşılı fide adet üretiminde dünyanın sayılı firmalarından biri durumunda. Kalitemiz ise tartışılmaz. Sadece Türkiye pazarında değil, dünya çapında en üst kalitede üretim gerçekleştiriyoruz. Fide, örnek teşkil edecek bir takım çalışmasının ürünüdür. Tüm departmanlar ürünün ve hizmetin kalitesi için çalışır. Ürün hassastır ve dünyaya yeni gelmiş tüm canlılar gibi ilgi bekler, ruhundan anlamanızı bekler. HTF’de işler bu felsefe doğrultusunda yürütülüyor. Başarımızın sırrı da burada.

Verimin artmasına yönelik olarak çiftçilere ne gibi destekler veriyorsunuz?

Tarımın her alanında olduğu gibi burada da çiftçinin bilinçlendirilmesi çok önemli. Çünkü işin zorluğunun bir başka tarafı da sahada yaşanan problemler. Başarı için özellikle ekim ve bakım şartları çok önemli. Üretici fideyi kurutmuş olur, yanlış diker, yanlış ilaç uygular, vs. Peki bu fideyi kimden aldı? Fideciden aldı. Yani döner dolaşır fideciye gelir bu iş. Biz ayrı bir teknik departman oluşturmaya karar verdik, sırf bu işle iştigal etmek üzere. Bu ekip satış öncesinde, satış sırasında ve sonrasında çiftçiye destek veriyor. Sahada dikim öncesinde geziyor, çiftçiye kritik konularda bilgi veriyor, hatta dikim sırasında yanında bulunmaya gayret ediyor. Yağmurdan veya başka bir sebepten dolayı dikimin gecikmesi halinde fidelerin nerede, hangi şartlar altında tutulduğuna bakıyor, gerektiğinde müdahale ediyor. Yani yapılan hataları en aza indirmek için çabalıyor. Bu nedenle 3-4 kişilik bir ekip oluşturduk. Bu gezici ekip Türkiye’nin her noktasına ulaşıyor ve teknik destek sağlıyor, sorun çözüyor, yeni yöntemleri ve teknolojileri tanıtıyor.

Yaptığınız iş mevsimlik bir iş olduğundan zamanlama çok önemli. Bunu nasıl sağlıyorsunuz?

Evet, bu işin de günün sonunda en önemli kısmı fideyi istenen şekilde ve gününde teslim edebilmek. Bütün çabamız bunun için. Çünkü özellikle aşılı fidede, bilhassa da yaz döneminde, birkaç günlük dikim farkı bile hasatta önemli fark yaratıyor. Üreticinin fidesini geciktirirseniz müşteri memnuniyetini yakalayamazsınız. Dolayısıyla sadece ürününüzün kalitesi yetmiyor. Operasyon olarak da çok düzgün bir hizmet veriyor olmanız lazım. Bizim yapımızda, tecrübeli ekiplerimiz sezon önceleri hazırlıklarını en ince detaya kadar tamamlar ve sezon başladığında herkes ne yapacağını bilir. İki tane yoğun dönemi vardır bu işin. Birinci yoğun dönem şubat-mayıs dönemidir. Şubatta Adana’da karpuzla başlar. Daha sonra karpuz havanın ısınmasına bağlı olarak mayısa kadar bütün ülkeye kademeli olarak yayılır. Tabii yine ilkbahar dönemi bütün Türkiye’de açık tarla dikimlerinin olduğu zamandır. Açık tarla domates ağırlıklıdır, ama diğer ürünler de vardır içinde. Bunun yoğunluğu bize aralık ayından itibaren düşer. Birinci sezon açık tarlayla biter. Haziran-temmuz bir hayli düşük dönemdir. Belli bölgeler ve ürünler dışında çok fazla dikim olmaz. İkinci yoğun sezon ağustos-ekim dönemidir. Yaz dönemi sera ürünleridir hep. Sera ürünü olunca sahil bandını konuşuyoruz artık. Sahilde çiftçi tercihe bağlı olarak “güzlük” ve “baharlık” olarak iki ekim de yapabilir, tek ekim de.



Hastalıklardan korunmak için ne yapmak lazım?


Hibrit tohum sektörünün gelişmesi, tüm avantajlarına karşın, bazı problemleri de beraberinde getirdi. Endemik dediğimiz, belirli bir yere has olan bazı hastalıkların tohum yoluyla kolaylıkla dünyanın diğer bölgelerine de taşınmasına yol açtı. Şu anda dünyada bu konuda hakikaten ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Örneğin Amerika’nın bir bölgesinde bulunan bir bakteri, orada üretilen tohumlar yoluyla dağılıp dünya ölçeğinde ciddi birtakım problemlere neden olabiliyor. Tohum tek araç değil. Dünya ticaretinin artmasıyla ürünlerle birlikte bazı zararlılar da kıtadan kıtaya atlayabiliyor. Mesela “tuta absoluta” diye bir zararlı var şu an. İlk kez Güney Amerika’da görüldü. Ürünün dolaşımıyla önce Avrupa’ya geldi, oradan da hızlı bir şekilde buraya. Bir tür güve, bitkinin içerisinde gelişiyor ve zarar veriyor. Türkiye’ye yayılımı domatesle oldu. Türkiye topraklarında hem başka ülkelerden gelen, hem de ülkemizde var olan hastalıkların çeşitli şekillerde yayılmakta olduğu bir gerçek. Mesela “Clavibacter michiganensis” diye bir hastalık var. Bir bakteri. Yine domateste etkin. Türkiye fideliklerinin toplam üretiminin yarısından fazlasının domates olduğu düşünülürse, bu tür hastalıklar ciddi kayıplar yaratabilir. Yaratmaya da başlamış durumda; hem üreticilere, hem firmalara, hem de ülke ekonomisine. Bununla ilgili ne kadar dikkat etsek de tam olarak bir önlem alınamıyor. Bu hastalık aşılı domateste daha çok görülüyor, çünkü üretim aşamasında kesme işlemleri fidelerde açık yaralar oluşturuyor. Ameliyatlı bir hastanın hastalık kapma riskinin daha yüksek olması gibi. Ancak asla aşılı fidelerle sınırlı değil. Bakterinin temel taşınma şekli kullandığımız tohumlar olsa da, mekanik her türlü yolla bulaşarak hızla yayılıyor. Bunlar bildiğiniz bakteriler. İnsanın boğazını şişiren bakteriler gibi. İlacı antibiyotik ama bitkilerde kullanımı yasak. Dünyanın öbür ucunda endemik olan bir hastalık, tohumlarla her tarafa ulaşıyor. Ulaştığı yerde de gerekli tedbirler alınmazsa hızla yayılıyor. Biz, bu durum karşısında ciddi önlemler almamız gerektiğini gördük. Çünkü bakterinin tohumdan geldiğini tahmin ediyorsunuz, ama teknoloji hastalıklı tohumları çoğunlukla tespit edemiyor. Halihazırda yürürlükte olan yönetmeliklerdeki tohum analizi yöntemleri ve numune adetleri de yeterli değil. Her yıl milyarlarca tohum kullanılıyor. Fide işçilerinin genelinin kendi seraları var. Kendi seralarındaki hastalığı taşıyabilirler mesela. Havadaki toz bile taşıyıcı olabilir. Seranın üzerine düşer, oradan içeri akar. Biz, artan bu risk karşısında konuyu daha kapsamlı olarak ele alma vaktinin geldiğini düşünerek, bazı çalışmalara başladık. Hollandalılar, Fransızlarla birlikte risk karşısında harekete geçerek Kasım 2009’da, GSPP (Good Seed and Plant Practices/İyi Tohum ve Bitki Uygulamaları) olarak adlandırılan yeni bir protokolün taslağını geliştirdiler. Bu bakteriye karşı, sırf bu bakteriden ari domates bitkisi yetiştirmek için ortaya konmuş bir çalışma prensibidir bu protokol. İlk aşamada tohum ve fide üreticileri için düşünülmüş. Sera üreticilerinin de sisteme dahil olmaya başlaması uzun vadeli bir beklenti. Biz de bu protokolü benimseme kararı aldık. Çok önemli bir adımdı bu, hem bizim için, hem de Türkiye tarım sektörü için.

Bu protokol ne gibi uygulamaları içeriyor?

Önce ayrıntılı bir risk analizi yaptık. Tesisin hangi bölümlerinde, hangi aşamalarda, ne gibi risklerimiz var, onları tespit ettik. Mesela çimlendirme odası dediğimiz odalarımız var, ekimhane var, ekim makinesi var, aşılama odası var. Burada bir sürü insan oturuyor, fideler geliyor, kesilip biçiliyor. Fide, doğal olarak orada büyük bir travma yaşıyor. O fideyi tekrar canlandırmak için yoğun bakım ünitesine alıyorsunuz. Maruz kaldığı stresi atsın, yaraları iyileşsin diye, alttan ısıtıyorsunuz, üstten soğutuyorsunuz, el bebek gül bebek bir ortam yaratıyorsunuz. Bu yerlerin hepsinde hastalık bulaşma riski var. Dolayısıyla tüm bu bölümleri tek tek elden geçirdik. İlk etapta toplam kapalı alanımızın yarısını protokole uyarlama kararı aldık. Bu bölüm içerisinde yeni ve tam teşekküllü bir üretim hattı kurduk. Bölümü üç bölgeye ayırdık, renk kodlarına göre: Sarı bölge, yeşil bölge, kırmızı bölge. Buralarda çalışan personelin giriş çıkış prosedürlerini, bir bölgeden diğerine geçiş kurallarını belirledik. Tüm personele özel kıyafetler aldık. Bugüne kadar personel önlüklerle çalışıyordu ve seralar arasında serbest gezebiliyordu ki bu durum halen dünyada fide üretiminde kullanılan yöntemdir. Şimdi sisteme tek noktadan giriş var. Burası kırmızı kilit. Bu bölümden içeriye tüm personel tamamen soyunup, her gün temizlenen özel kıyafetleri ve terlikleri giydikten sonra geçebiliyorlar. Eller, ayaklar ayrı ayrı dezenfekte ediliyor. İçeriye, ameliyathaneye girer gibi giriyorlar. Ayrıca bu bölümü dışarıdan tümüyle tecrit ettik. Seraların üzerini plastik kapladık, ama sıcaklığı engellesin diye o plastiğin altına termal perdeler koyduk. Fidecilikte sulama üstten, ucunda püskürtme uçları olan özel sulama ekipmanlarıyla yapılır. Püskürtme sırasında doğal olarak sıçramalar oluyor, dolayısıyla bir fidenin üstündeki hastalığın diğerine bulaşma riski oluşuyor. Özellikle bu bakteriler sabahları yaprak uçlarında biriken çiğde bulunuyor. Üstten sulama yaptığınızda hastalığı bir anda yayabiliyorsunuz. Hasta bir insanın, birinin yüzüne hapşırması gibi. Bu nedenle önlem olarak alttan sulama yapmak gerekiyor. Ancak bu yeni bir kavram ve ticari uygulamaları yaygın değil. Kurduğumuz alttan sulama sistemi özel bir tasarım ve dünyada fazla örneği yok. Üretim tepsilerini havuzların içine koyuyorsunuz, alttan sulanıyor. Bulaşma riski ciddi oranda azaltılıyor. Tabii bu işlemlerin protokolleri de oluşturuldu. İçeri giren personel bir daha mesai bitimine kadar sistem dışına çıkmıyor, çıkarsa da geri giremiyor. Bu sebeple sistem içerisinde yemekhane ve dinlenme alanları da mevcut. Bir bakıma tesis içinde tesis kurduk diyebilirim. Bu, bizim için de yeni bir öğrenme süreci. Fakat her yönüyle bir ilki gerçekleştirdiğimizi söyleyebilirim. Şu anda dünyada bu işi yapan dört-beş fidelik ya var ya yok. GSPP sisteminin bir asgari standardı var, ama bir üst sınırı yok. Kurduğumuz sistemin asgari standartların hayli üzerinde olmasını tercih ettik. Hedefimiz 2011 yılında belli başlı Hollandalı ve Fransız kuruluşlarla aynı anda ve dünyada ilk olarak GSPP sertifikalı fide üretimi gerçekleştirmek.

Sektöre kazandırdığınız başka yenilikler var mı?


Bulunduğumuz sektör, hemen hiçbir standardın bulunmadığı bir sektör. Biz bu sektör içinde bazı standartların, kalite anlayışının yerleştirilmesine çalışıyoruz. Daha önce de belirttiğim gibi genel know-how’ımızı dışarıdan alıp bunu Türkiye şartlarına uyarlamak için bütün detayları burada geliştiriyoruz. Bu noktada bu tecrübelerin ne kadar kayıt altına alındığı, ne kadar sisteme dahil edildiği, ne kadar korunduğu önem kazanıyor. O nedenle sürekli sistemimizi geliştiriyoruz. Bir sene önce yaşanmış olan hataların tekrarlanmaması için bunların önlemlerini alıyoruz. Öğrenimlerimizi ve deneyimlerimizi protokol ve prosedürlerimize adapte ediyoruz. En önemlisi de elemanlarımızda fazla sirkülasyon olmamasına gayret ediyoruz. Zaten yetişmiş elemanın az olduğu bir sektörde, özellikle belli noktadaki personelimizi korumaya çalışıyoruz. Çünkü insanla yapıyorsunuz bu işi. Makineler yapmıyor. Burada olabildiğince eğitimli insanlar olması gerekiyor. Bu nedenle çalışanlarımızı düzenli eğitime tâbi tutuyoruz. Tecrübeye önem veriyoruz. Örneğin aşılama işini hep aynı ekibe yaptırmaya gayret ediyoruz. Şu anda yaklaşık 100 kişilik sabit bir ekibimiz var. Dönemsel olarak 400 kişiye kadar çıkabiliyor bu sayı. Genel çalışma ve üretim kalitesi standardımız, sektörün tüm diğer temsilcileri için de bir örnek teşkil ediyor, çıtayı belirliyor.

Anladığımız kadarıyla siz hastalıkları bu sektördeki en büyük tehdit olarak görüyorsunuz.


Çok doğru. Aslında hem bir tehdit, hem bir fırsat. Fırsatlar ve tehditler biraz iç içe geçmiş durumda. Hishtil’in sahibi, aynı zamanda yönetim kurulu başkanımız, Yehezkel Dagan, çok öngörülü bir şahsiyettir. O çok net bir şekilde söylemişti, bundan dört-beş sene önce. “Şu anda Türkiye’deki rekabet içerisinde birçok firma çok yeni kuruldu. Bunlar henüz hiçbir hastalıkla tanışmadı. Beş-altı sene sonra şartlar çok değişecek” demişti. Şu anda o sürece girmiş bulunuyoruz. Bu, büyük bir tehdit ve üzücü bir durum. Ama aynı zamanda fırsat da burada. Çünkü buna karşı önlemini geliştirenler, kaliteye ve standartlara önem verenler farkı yaratacak ve kalıcı olmayı başaracaktır. Tüketiciler de bilinçleniyor diğer taraftan. Her gün daha fazla bilgi talep ediyorlar. Örneğin Global G.A.P. sertifikası. Bunun esprisi nedir? Siz marketten domates alıyorsunuz ve tüketici olarak diyorsunuz ki, “Bu domatesin tohumunu kim, hangi şartlarda üretmiş, hangi fidelikte üretilmiş, üretiminde hangi ilaçlar, neler kullanılmış? Bunları bilmek istiyorum.” Bu tür bilgilere erişmek tüketicinin hakkı aslında. İş zincirlere kaydıkça, karakucak düzeninden çıktıkça, ihracat konuşuldukça, gelişmiş memleketlerle ticari ilişkiler artırıldıkça, kalite ve sağlık standartlarının da önemi artıyor. Şu anda Global G.A.P. sertifikası bizden başka sadece bir fidelikte var Türkiye’de. Biz çalışmalarımızı bu anlayış doğrultusunda sürdürüyoruz ve sürekli geleceğe yatırım yapıyoruz.

GELECEĞİN GÜVENCESİNİ SİMGELEYEN KUTUDA BENZERSİZ BİR UYKU


2007 yılında Hishtil-Toros’da sıhhi tedbirleri artırmaya yönelik çalışmalara hız vermeye başlamıştık. Grubumuzun tasarımı olan patentli ve tek kullanımlık üretim tepsilerimizi piyasaya sürmeye hazırlanıyorduk. Ancak bu işin ana temasını hakkıyla yansıtacak slogan ve resim konusunda bir kararsızlık vardı. Birçok öneriye rağmen tam istediğimizi bulamamıştık. Arkadaşlarımız ağırlıkla, “Hishtil-Toros: Geleceğinizin Güvencesi” sloganı üzerinde duruyorlardı. Slogan anlamlıydı; zira fide, ürünün ilk aşaması olduğundan, hakikaten üreticinin o sezondaki geleceğini belirleyebiliyor. Ancak bu sloganın, uygun bir görselle desteklenmediği takdirde çok sıradan kalacağına dair teredüttlerimiz vardı. Bu sırada, Çukurova Bölgesi satışından sorumlu arkadaşımız Kubilay Kaçar’dan, tarla ziyaretleri sırasında Erdemli’nin yayla köylerinden Tapureli’de çekilmiş bir fotoğraf aldık. Fotoğrafta, teslimat kutumuzun içerisinde mışıl mışıl uyuyan bir bebek görülüyordu. Tarlada çalışan bir Anadolu annesi, en değerli varlığını uyutup kutumuzun güvencesine emanet etmişti. “Geleceğinizin Güvencesi” sloganını bundan daha anlamlı kılacak bir resim olamazdı. Gözlerimize inanamadık, çok da duygulandık tabii. Cep telefonu kamerası ile çekilmiş bu fotoğraf kesinlikle bir mizansen değil, tamamen gerçek bir anın görüntüsüydü ve slogan böylece tamamlanacaktı. Ancak bebeğe baktıkça, böylesine masum bir anın ticari bir amaç için kullanılmasına hiçbirimizin gönlü elvermedi. Nihayetinde yolumuza başka bir sloganla devam ettik, fotoğrafı da HTF arşivinde güzel bir anı olarak muhafazaya aldık.



 



Tarih: 02 Şubat 2011 Çarşamba
Tekfen Bülten ile söyleşen bayilerimiz 'Toros bir ailedir...

Toros Tarım’la ilgili haberlere bültenimizde sık sık yer veriyor, şirketimizi tüm grubumuza tanıtmaya çalışıyoruz. Ancak bu kez farklı bir yöntem izleyerek, Toros’u bayileri anlatsın istedik. Toros’un 780 bayisini böyle bir amaç için bir araya getirmemiz mümkün olmadığından, aralarından üçünü 24 Haziran’da Ceyhan İşletmesi’ne davet ederek kendileriyle keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Şanlıurfa Merkez Bayisi Kadir Satıcı, Mardin Kızıltepe Bayisi Reşit Kılıç ve Adana Merkez Bayisi Ahmet Ecemiş, bizlere 20 yılı aşkın süredir yakından tanıdıkları Toros’u samimi duygularla kendi pencerelerinden anlattılar.

T-Bülten: Türkiye’de genel olarak tarım sektörünün görüntüsü nedir? Bunun içinde gübre kullanımı konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Kadir Satıcı (Ş.Urfa): Ben 20 senedir Toros Gübre bayiliği yapıyorum. GAP’ın önemli şehirlerinden biri olan Urfa’da gübre işi yapıyoruz. Bölgede Atatürk Barajı’yla birlikte, yaklaşık 10 yıldır sulu tarıma da geçildi. Bundan dolayı gübre tüketiminde artış gözlendi. Biz de bundan olumlu olarak payımızı aldık.

T-Bülten: GAP öncesi ve GAP sonrası arasında nasıl bir fark var?

Kadir Satıcı (Ş.Urfa): Daha önce Urfa’da buğday, arpa ve mercimekle tarım yapılırdı. Ama şimdi meyvecilikten tutun da, domatesçiliğe kadar çok çeşitli alanda tarım yapılıyor. Bu, Urfa için çok büyük bir gelişme, bizim için de sevindirici. Hem çiftçisi, hem gübre satıcısı için. Sulama, bitki çeşidimizi arttırdı. Sadece çeşidi değil, üretim oranlarını da artırdı. Geçen sene Urfa’da yapılan kuru tarımda çok büyük hüsrana uğradı insanlar kuraklıktan ötürü. Bu sene de kuraklık etkili oldu, ancak geçen seneye göre çok daha iyi. Ama bölgenin tamamı sulu tarıma geçmiş olsaydı kesinlikle böyle bir şey yaşanmayacaktı.

T-Bülten: Kuru ve sulu tarım arasında yöntem olarak da farklılıklar var mıdır?

Kadir Satıcı (Ş.Urfa): Evet, var. Örneğin yağmurlama başladı. Daha önce salma sulama yöntemi kullanılıyordu. Yağmurlama, daha modern bir yöntem. Ancak gelişme sürüyor. Damla sulamaya kadar da gidecek. Bütün bu gelişmeler tabii gübre sektörüne de olumlu olarak yansıyor. Ancak geçen sene gübre fiyatları çok büyük oranda artınca gübre satışı azaldı. Gübre fiyatlarının yükselmesinin dört nedeni var: Dünya piyasası, petrol fiyatları, iç dengeler ve dış dengeler. Bütün bu nedenlere bağlı olarak gübre fiyatları yükselip inebiliyor. Geçen sene fiyatlar açısından anormal bir yıldı. 2008’in başında 500-550 lira olan buğday ton fiyatları da aynı yılın sonunda 800’e kadar çıktı.

T-Bülten: Çiftçinin gübre kullanım konusundaki bilinç seviyesi ne düzeyde?

Kadir Satıcı (Ş.Urfa): Ne yazık ki bizim bölgede tarım bilinçli bir şekilde yapılmıyor. Çiftçimiz tahlil yaptırmadan, birbirine bakarak gübre kullanıyor. Biz Toros gübre torbalarına dahi yazıyoruz, “Getirin, topraklarınızı ücretsiz tahlil edelim” diye. “Önerilerimizi sunalım, siz de ona göre gübre alın” diyoruz. Çiftçinin öncelikle tahlil yaptırması gerekiyor, toprağını tanımak için. Daha sonra önerilen bitki türüne göre gübre kullanılması gerekiyor. Aslında rapor, size hangi ürün için, hangi gübreyi, ne zaman ve ne kadar kullanacağınızı söylüyor. Buna uygun hareket ederseniz tabii ki sonuç da farklı olacaktır.

Ahmet Ecemiş (Adana): Ne yazık ki kamudaki tarım kuruluşlarına ait laboratuvarlarda bugüne kadar toprak analizi yapan yerler çiftçide güven uyandıramadı. Biz mesela deneme yapmak için bir keresinde 10 ayrı yerden toprak aldık. Hatta işyerinin önünde kum vardı, belediye bahçe düzenlemesi yapıyordu, “Bir de şundan götüreyim” dedim, hepsinin tahlili aynı çıktı... Adam oraya oturmuş, herkese aynı raporu yazmış. İstisnasız hepsine aynı yazmış, kuma bile...

Reşit Kılıç (Mardin): Aynı fikirdeyim. Yıllar önce arkadaşın biri toprak getirdi. Toprağı üçe böldük. Üçüne ayrı ayrı isim ve bölgeler yazdık. Tarım teşkilatından hepsinin raporu ayrı geldi, ama aynı topraktı. Bu işi doğru yapmanın şartları tarladan başlıyor. Diyelim ki yüz dönümlük bir tarlanın en azından yirmi farklı yerinden numune alacaksın. Bunların hepsini alıp karıştıracaksın, böylece doğru bir numune elde edilecek. Ayrıca toprağı belirli bir derinlikten alacaksın. Gidip de toprağın yüzeyinden alıp gönderirsen gübreye ihtiyaç olmadığı gibi bir sonuç çıkar, hatta fazla çıkabilir. Devlet bugün toprak tahlillerini 1952’de kullanılan yönteme göre yapıyor. Bilinçli tarıma geçebilmek için Türkiye’de Tarım Bakanlığı’nın çok ciddi bir şekilde çalışması lazım. Bunun yanı sıra ziraat mühendislerinin de köylüleri yönlendirmesi gerek.

Kadir Satıcı (Ş.Urfa): Yapılan bir yanlış daha var. Örneğin şimdi mısır ekme dönemi. Çiftçi mısırını ekecek ama desteğinin ne kadar olduğunu bilmiyor. Oysa mısırını ektiği zaman eline ne geçecek, bilmesi gerekir. Ona göre ekip ekmeme kararını verecek çiftçi. Tarım Müdürlüğü’nü arıyoruz, “Mısırın desteklemesi ne kadar?” diye, henüz belli değil. Bu yıl ilk kez pamukta ekimden öce desteklemesi açıklandı.

Reşit Kılıç (Mardin): Şöyle bir gerçek var. Tarım hiçbir sektörden etkilenmez, ama her sektör tarımdan etkilenir. Dünyada ve Türkiye’de bu yeni yeni fark ediliyor. Dünya nüfusu artıyor, toprakları büyütme şansın yok, tarıma açılacak yeni alanlar yok, bu yüzden mevcut olanı daha iyi değerlendireceksin ki insanların karnı doysun. Türkiye yılda 18 milyon ton buğday tüketen bir ülke. Bunu burada üretmezsen mecburen yurtdışından alacaksın. Dışarıya gönderdiğin her para bu ülkenin zararınadır.

T-Bülten: Oysa Türkiye’de yıllarca sanayi mi, tarım mı tartışması yapıldı.

Reşit Kılıç (Mardin): Tarımı bırakıp sanayiye geçemezsin. Tarıma yönelik sanayiye geçmek zorundasın. Onu desteklemen lazım. Türkiye’nin, gelişmiş ülkelerin tarım politikasını uygulaması lazım. Örneğin bu yıl ülkemize ne gerek? Devlet buna göre desteğini açıklamalı ve herkes buna göre hareket etmeli. Buradan yola çıkılırsa, ülkenin dışarıdan ürün almaya ihtiyacı olmaz. Ülke olarak yapmamız gereken şey, ne yapıp edip dışarıya para göndermemek. Bu ürünü üretebilecek kapasitemiz, altyapımız, her şeyimiz var.

T-Bülten: Çiftçilerin durumu nedir bugün? Sorunların çözümü nerededir? Çiftçi dünyanın her yerinde mağdur durumda mıdır, bu Türkiye’ye özel bir durum mu?

Ahmet Ecemiş (Adana): Gelişmiş ülkelerde böyle bir sıkıntı yok. Geçmişte bizde yanlış teşvikler verildi. Daha önce araziye teşvik veriliyordu, dolayısıyla teşviki, tarım yapsa da, yapmasa da arazinin sahibi alıyordu; orayı kiralayıp eken değil. Yeni yeni değişmeye başladı bu. Şimdi “ürüne destek” verilmeye başlandı.

Reşit Kılıç (Mardin): Türkiye’de 3,5-4 milyon çiftçi var. Kişi başına düşen 59 dönüm. Yapılması gereken o arazilerin birleştirilmesi ve büyütülerek kooperatiflere ya da özel şirketlere kiralanmasıdır. Devletin bunu desteklemesi gerekli. Bu yapılmadığı sürece Türkiye’de sağlıklı verim almak mümkün değil.

Kadir Satıcı (Ş.Urfa): Arazi ne kadar büyük olursa masrafları da o kadar düşer. Traktör sayısından tutun da, ilaçlamaya kadar.

T-Bülten: Verimi etkileyen faktörler nelerdir?

Reşit Kılıç (Mardin): Verim, özellikle susuz tarım yapılan yerlerde yüzde 80 oranında kontrol edilemeyen bir olaydır. Büyük oranda doğa şartlarıyla ilgilidir çünkü. Tahminler ancak yüzde 20 oranında tutar. Hava, su ve güneştir en temel faktörler. Çiftçinin beklentileri üründen ürüne de fark eder. Diyelim ki buğday hasadı başlamış. Buğday eken, “Aman yağmur yağmasın” der, mısır eken ise “Bir yağmur yağsa” der. Bunlar aynı gün, aynı coğrafya, hatta yan yana iki tarla olabilir.

Ahmet Ecemiş (Adana): Akdeniz bu anlamda şanslı bir coğrafya. Özellikle de Çukurova. Birden fazla ürün alınabiliyor, sezon boyunca. Fakat örneğin Karadeniz bölgesinde, ilkbahar döneminde yaşanan bir soğuk oradaki fındığı tamamen bitirebiliyor. İkinci bir şansları ya da başka bir ürün ekme şansları yok. Tek gelir fındık. Dolayısıyla tek ürüne yönelik çalışan coğrafyalarda iş çok daha riskli.

T-Bülten: Gördüğümüz kadarıyla verimi belirleyen çok faktör var. Gübre de sadece bunlardan biri. Toros bayileri sadece gübre satışında değil, çiftçilerin bilinçlendirilmesi noktasında da önemli bir rol üstlenmiş. Sizler niçin ve nasıl Toros bayisi oldunuz? O günden bugüne neler değişti?

Kadir Satıcı (Ş.Urfa): Benim dayımın oğlu benden önce Toros bayisiydi. Bizi de ortaklığa çağırdı. Ortak olmaya karar verdik. Daha sonra bir vesileyle ayrıldık. Ben kendi müracaatımı yaptım. O zaman Toros bayiliği almak herkesin harcı değildi. Zordu ve hâlâ da öyledir.

T-Bülten: Neden Toros’u tercih ettiniz?

Kadir Satıcı (Ş.Urfa): Toros’un bir ismi var. Gübre sektöründe gerçekten lider konumunda. Ciddi bir firma. Tekfen ve Toros gerçekten kalitede olsun, hizmette olsun lider kuruluşlar. Biz de onun bayisi olmaktan gurur duyuyoruz. Ben Toros’u artık bir bakıma ailem olarak kabul ediyorum. Onlar da bizi bir aile gibi görüyorlar. Benim İstanbul’da bir evim var. Bir komşumla oturup sohbet ediyorduk. Ne iş yaptığımı sordu. “Tekfen Grubu’nun Toros bayisiyim” dedim. “Ya!” dedi, “Aman ondan ayrılma sakın. Tekfen’de bayi olmak çok güzel, çok itibarı olan bir şey.” Doğru karar vermişiz ki, buralara kadar geldik. Ben işimi hakikaten severek yapıyorum. Zaman zaman soruyorlar, “Neden başka işlere girmediniz, neden bu işi hâlâ devam ettiriyorsunuz?” diye. Benim görüşüme göre doğru olan bir işi en güzel, en profesyonel şekilde yapıp o işte büyümek... Zaman zaman sıkıntılarımız oluyor, ama bu bizim işimizi keyifle yapmamıza engel olmuyor.

T-Bülten: Toros’un farkı nedir? Bu memnuniyeti yaratan şey nedir?

Kadir Satıcı (Ş.Urfa): Toros kalite demek, ciddiyet demek. Ben yirmi yıldır bu işin içindeyim. Her işi çok ciddi şekilde yapıyorlar. Ben piyasada çok değişik şeylerle karşılaştım. Örneğin hileli gübreler, destekleme olayında faturalarla ilgili sorunlar yaşadım. Toros’ta bunlara benzer hiçbir olumsuzlukla karşılaşmazsınız.

Ahmet Ecemiş (Adana): “Neden Toros?” derseniz, ürününün arkasında duruyor, güvenilir, ciddi bir firma. Ayrıca güzel bir ortam da var. Katı bir hiyerarşi yoktur mesela bizde, herkes istediği gibi sorunlarını aktarır. Toros iyi bir yapılanma gerçekleştirdi. Başka hiçbir firma onun gibi olamadı. Örneğin hiçbirinin bölge müdürlükleri yok. Çoğu yeni yeni yapılanıyor.

Kadir Satıcı (Ş.Urfa): Türkiye’nin çok yerinde geniş bir depolama sistemi var Toros’un. Mesela 30 bin tonluk bir depomuz var, ki bu 20 sene önce kurulmuş, öngörülmüş. Eskiden gübre sektörü hep devlet eliyle yapılıyordu. Oysa Toros, hizmeti ile, teşkilatı ile, satış noktalarıyla, satış koşullarıyla tam özel sektör gibi düşünüyor.

T-Bülten: Toros’un çiftçinin gözündeki algılaması nasıl?

Kadir Satıcı (Ş.Urfa): Her şeyin bir markası var, Mercedes gibi. Gübrede de bizim Mercedes’imiz Toros’tur. Toros bize inandı, biz de Toros’a inanıyoruz. Biz Toros’la büyüdük. Samimi, dürüst bir şekilde çalışarak buralara kadar geldik. Bizim bugün Urfa’da hem Toros bayisi olarak bir itibarımız var, hem de şahsi olarak bir itibarımız var. Urfa’daki çiftçiler bize gözü kapalı inanıyorlar. Büyük paraları çeksiz senetsiz bırakıp gidiyorlar. Bu güveni sağlamışız.

Ahmet Ecemiş (Adana): Eskiden gübre, kamu kurumları ağırlıklı bir sektördü. O dönemlerde Zirai Donatım Kurumu vardı. Gübre üreticisi gübreyi üretir, devlet de Zirai Donatım Kurumu kanalıyla çiftçiye dağıtırdı. 1986’da bayilik sistemi kuruldu. Zamanla sistem oturdu. Bayi pazarı diye bir pazar oluştu. O pazarda da çiftçi bir kamu kurumundan daha farklı hizmet almaya başladı. Birincisi, bahsettiğimiz toprak analizi. İkincisi fiyat serbestliği. Kurum’a gittiğiniz zaman fiyat tektir. Bayiye gittiğiniz zaman ise oturup pazarlığınızı yaparsınız. Özel sektörden sonra hizmet gelişti. Eskiden saat dört buçuktan sonra kasa kapanırdı, çiftçi gübresini alamazdı. Ayrıca çiftçi kendi imkânlarıyla götürmek zorundaydı gübresini. Şimdi ayağına kadar götürüyor, tarlaya indirmesine bile yardımcı oluyoruz. Ayrıca ürün kalitesi de arttı. Çiftçi artık yalnız içindeki ürüne değil, ambalajına da bakıyor.

Kadir Satıcı (Ş.Urfa): Çiftçinin nezdinde ürünün kalitesiyle ilgili herhangi bir problem yaşamıyoruz. Tek sorun çiftçiye malını zamanında ulaştıramadığımız zaman ve fiyat farklılıkları nedeniyle çıkıyordu ki artık böyle bir şey kalmadı.

Ahmet Ecemiş (Adana): Tabii çiftçinin ekonomisi de eskiden böyle değildi. Baktığınız zaman dünyada bozuldu ekonomi; herkesin ekonomisi bozuldu. Ekonomik şartlar da biraz zorlamaya başladı. Artık herkes çok ayrıntılı hesap yapmaya başladı. Eskiden fiyat farkı çok önemli değildi, çünkü Toros adı fiyatın önündeydi. Mesela bende bir ürün vardı, tamamını satmışım, stoklarda o maldan kalmamış. Müşteri geldi, o maldan istiyor. “Kusura bakmayın, dilerseniz başka bir üretici firmadan malı alıp vereyim” dedim. O da kaliteli. Gerçekten, dünya çapında iyi üretilen bir ürün. Kabul ettiremedim. Adam beklemeyi göze alıyor, “Olmaz, illa Toros olacak” diyor, mutlaka Toros istiyor. Ben de, “O halde bir ay bekleyeceksin” dedim. Bu, marka bağımlılığı. Böyle marka bağımlılığı var.

T-Bülten: Sizin Toros bayiliğini ne zaman ve nasıl aldınız?

Ahmet Ecemiş (Adana): 1986’da biz zirai ilaç üzerine çalışıyorduk. Babadan kalma mesleğimiz. Sonra gübre işine geçtik, birbirini tamamlayan işler olduğu için. Ürünü satmak değil asıl mesele. Sonradan çıkabilecek sorunları sahiplenecek bir firma lazım. Bizim de aklımıza Toros geldi. Çünkü arkasındaki kuruluş ciddi, sağlam. Biz daha önce de Tekfen’in ampullerini satıyorduk, 80’li yıllarda, her şeyin sıkıntılı olduğu dönemlerde. Yani daha öncesinden bir ilişkimiz vardı. Toros o zaman yeni yapılanan bir firmaydı. Biz siparişi bölgeye verirdik, bölge teleksle İstanbul’a geçerdi, İstanbul da teleksle fabrikaya bildirirdi. Bir siparişin ulaşması 4-5 gün sürerdi. O zaman bölge müdürlükleri yoktu. Sipariş tek elde merkezde toplanırdı. Kimse bir şey bilmiyordu, biz de bilmiyorduk doğrusu. Bayi teşkilatı diye bir şey yoktu.

T-Bülten: Özel sektör nasıl davranması gerektiğini biraz da zamanla öğreniyor. Bu işin bir hocası yok.

Ahmet Ecemiş (Adana): İlk zamanlar böyle değildi, bayilerin oranı çok düşüktü, toplu satışlar yüksekti. Bayiler sonradan gelişti.

Reşit Kılıç (Mardin): Türkiye’deki Toros bayi ağı çok geniştir. Kendi bölgesinde, bulunduğu yerde ilk günden bu yana bu görevi devam ettirenler var. O arkadaşlar bugüne kadar hizmetlerini en güzel şekilde verdiler.

T-Bülten: Tahmin ediyorum burada karşılıklı bir fayda ilişkisi var. Yani Toros bayisine, bayisi de Toros’a fayda sağlıyor.

Reşit Kılıç (Mardin): Şunu da söylemekte yarar var, ben bunu her zaman söylerim. Türkiye’nin çok büyük başka firmalarıyla da çalıştım. Ama Toros’un ilkeli duruşu yok başka yerlerde.

T-Bülten: Peki, bayiler olarak sizin Toros’a anlaşmazlığa düştüğünüz olmaz mı hiç?

Reşit Kılıç (Mardin): Bizim eleştirilerimiz hep yapıcı eleştirilerdir. Biz, kendi çalıştığımız firmanın zarar etmesini istemeyiz, o firma da bayilerinin zarar etmesini istemez. Bugüne kadar 22-23 yıldır hep saygı içinde çalıştık karşılıklı olarak. Örneğin Esin Hanım telefonla arandığında 5 dakikada geri döner. Hiçbir zaman “Bu telefon niye geldi, ben bunu aramam” demez.

Kadir Satıcı (Ş.Urfa): Ben Toros’un 21-22 senelik bayisim. Bu süre içerisinde genel merkezi ya bir defa ya iki defa aramam icap etmiştir. Sorunlarımızı hep kendi bölgemizde, karşılıklı anlayış içerisinde hallederiz. Bir aile anlayışı içinde, sorunlarımızı karşılıklı olarak konuşarak, tartışarak çözümleriz.

Anılarda iz bırakanlar

BEN ZATEN BU GENÇLERİ O ZAMAN GÖZÜNDEN TANIMIŞTIM!

Ahmet Ecemiş (Adana): Konya bayiliğini almaya gittik, ilk kez. Tabii o zaman Ahmet Vahit (Yusuf) Bey vardı, merkez müdürlerinden. Telefon açtı, saat 2:30. “25 milyonluk mektup, şu evrakları alın gelin. Sema Oteli’nde saat 5’te buluşalım” dedi. Onlar gün boyunca geziyorlar, dönüşte akşam ancak toparlanıyorlar. Bayilik görüşmeleri yapıyorlar. Ahmet Bey ters bir adam. Yemekte oturuyoruz, “Marul” dedi. Garson da marulun yanında havuç koymuş. Garsona demediğini bırakmadı, “Ben senden havuç mu istedim, ne işi var havucun burada?” diye. Sonra bize döndü, baktı, -Serdar diye bir arkadaşla beraberdik-, “Gençler, ben sizden 25 milyonluk mektup istedim, siz 18 milyonluk getirmişsiniz” dedi, “Sizden bayi olmaz!” Sinirli de bir hali var. Bir taraftan da rakı içiyoruz. Rakı bitsin de kalkalım diye bakıyoruz. Sonra bayiliği aldık neyse ki. O zaman Türkiye birincisi olmuştuk biz. Toplantıda kalktı, “Ben zaten bu gençleri o zaman gözünden tanımıştım” dedi. Hiç unutamıyorum.

BULA BULA BAYİ DİYE BUNU MU BULDUN?

Reşit Kılıç (Mardin): Bir bölge müdürümüz vardı, Seyfettin Bahçıvancı. Ben İzmir’de Yabancı Diller’e gidiyordum, Seyfettin de orada Ziraat Fakültesi’ne devam ediyordu. O tarihlerde otomotiv işi yapıyorduk. Benim bir arkadaşım “Abi, adamın biri gelmiş, gübre bayiliği veriyorlar” dedi. “Boşver” dedim, “Kim uğraşacak şimdi.” Israr etti, “Abi, gel bir görüş bu arkadaşla. Adam arıyorlar, bulamıyorlar” dedi. Ben de epey yoğundum. Neyse gittik, oturduk, çay kahve vesaire. Adam dışarı çıkmış, bekliyoruz. Geldi. Bir de baktım, benim okulda birlikte kaldığım arkadaş. Hoş beş ettik. “Ben burada satış temsilcisi oldum, bu bölgeye ben bakıyorum, bir bayi arıyoruz” dedi. Sonuçta, imzaladık belgeleri. O aralar ben sık sık İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e gidiyorum, araç almaya. Tabii daha genciz. Üzerimde bir kot pantolon, ayağımda spor ayakkabı, saçları arkaya doğru uzatıyoruz. Urfa bölgeye uğradım, bir merhaba diyelim diye. Murat Bey, “Kim bu?”  diye sordu. Seyfettin de “Mardin’deki yeni bayimiz” dedi. Murat Bey, “Lan bula bula bunu mu buldun?” dedi. Murat Bey’le o gün bugündür halen görüşürüz.

Denetim Müdürü İhsan (Pala) Abi’nin hiç unutamadığım bir sözü vardı. Gelir bölgede dolaşırdı. Toros’un eski bir bayisi de vardı orada. Onlar 300-500 ton civarında satıyordu, biz 1.800 ton civarında. Genciz tabii, hava atıyoruz. “Bu kadar sattık, daha ne yapalım” filan diyoruz. İhsan Abi elini omzuma koydu, “Bak” dedi, “Seni çok seviyorum. Ama bu işi tam yapıyoruz deme. Neden daha büyük düşünmüyorsun? Bölge birinciliğini, hatta Türkiye birinciliğini düşünmüyorsun?” Sonra o dedikleri gerçekleşti. O sözü benim için çok etkili oldu. İhsan Abi hep şöyle derdi: “Biz her zaman sizi destekleriz. Biz bayilerin omuzlarındayız, bayi ne kadar yükselirse biz de o kadar yükseliriz.”



Tarih: 13 Nisan 2010 Salı
Toros Tarım'ın Filizlendiği Yer: Ceyhan,Üretim Tesisi çalışanlarıyla sohbet

Önce biraz kuruluş yıllarına gidelim. Ceyhan tesisi nasıl hayata geçirildi?

Mehmet İçöz: Ben 17 Aralık 1980’de geldiğimde fabrikanın montajı son aşamasındaydı. Karar verilmiş, fabrika kurulmuş, montaj tamamlanmıştı. Sonra devreye alındı. İlk üretim 15 Ocak 1981’de başladı; resmi açılışı ise 28 Mayıs 1981’de yapıldı. Ceyhan’dan önce gübre alanındaki ilk girişimler Ege Gübre ile başlamış, ancak orada ortakla bazı anlaşmazlıklar çıktığı için Ceyhan’da yeni bir tesis yapılmasına karar verilmiş. 1974’te şirket kurulmuş ve 1975’te inşaat başlamış. Ben 1980’de geldiğim zaman ekipmanlar tek tek çalıştırılıyor, çıkan arızalar gideriliyordu. O dönemde tabii zaman mefhumu yok. 24 saat çalışılıyor, haftasonu tatili yok. Sürekli sorunlar çıkıyordu. Tüm tesislerde böyledir zaten. Sistem oturana kadar mutlaka birkaç ay geçer. O dönem epeyce zorlandık. Ama sorunlar giderildikten sonra ilk yıl 160 bin, daha sonra tam kapasiteyle 330 bin ton civarında üretim yaptık. Aynı kapasitedeki ikinci tesis ise 1985 sonunda kuruldu.

O günlerde bu çevrede başka tesis var mıydı?

Mehmet İçöz: Bizden ve BOTAŞ’tan başka kimse yoktu burada. Deniz kenarında göçebeler çadır kurar, hayvancılıkla uğraşırlardı. Ücra bir yer, mahrumiyet bölgesi. 1980 sonrası ekonomi de sıkıntıda. Benzin, mazot bulunmaz. Sigara, şeker, yağ, ampul karneyle. Askeri yönetim gelmiş, kurallar katı. Bir yerden bir yere zor gidersiniz. O zaman buralarda doğru dürüst yol yok, telefon yok. Sadece 62 nolu şantiyede telsiz vardı. Üretime geçtik, her gün üretim raporu isteniyor. Telsizle İstanbul aranıyor, üretim, sevkıyat vs. hakkında bilgi veriliyordu.

Nezih Atasev: O zamanlar ekmek kuyruklarında bekliyorduk. Un, yağ, elektrik yoktu. Sanayide basit bir kaynak bile yaptıramıyordunuz, çünkü elektrik olmuyordu. Bu yüzden arızalı makineler onarılamıyordu. Yani Türkiye’nin gerçeği çok farklıydı.

Atilla Başbağ: Ben ‘79 girişliyim. Önce Tekfen İnşaat’ta başladım. Sonra buraya gönderildim. 14 ay kadar montaj işlerinde çalıştım. Daha sonra bana ve üç arkadaşıma, “Sizi sanat okulu mezunu olduğunuz için sizi kazancı olarak yetiştireceğiz” dediler. Bir de bizim fabrikanın su ihtiyacını karşılayan Yanık Değirmen mevkiinde iki tane kuyumuz var. Pompa, fabrikanın ihtiyacına göre çalıştırılıyor, depolar dolunca da durduruluyor. Ben bir araçla gidiyordum, motoru çalıştırıyordum. Diyelim dört beş saat sonra bakıyorum ki tankımız taşmış. Tekrar gidip motoru kapatmam lazım, ama araba bulamıyorum. Uzak, 8 kilometre. Kamyonla veya ne bulursak onunla gidiyoruz. Hatta bir gün araç bulamadık, iş makinesiyle gitmemi söylediler. Sonunda da, “Sana bir bisiklet alalım” dediler. Yolda çobanlar var, köpekler var... Olacak iş değil. Ama bu iş çok önemli, fabrikanın durmaması için pompaların muhakkak çalışması lazım. Artık ne bulursak ona binip gidip çalıştırıyorduk.

Mehmet İçöz: Şimdi bu iş telefon hattıyla oluyor. Telefon sinyaliyle çalıştırılıyor,  durduruluyor.

Atilla Başbağ: Bir de sık sık enerji kesintisi oluyordu, kuyu pompasında. Sanayi elektriği değildi oradaki, sulama kanallarından geliyordu. O da bulutlu, yağmurlu havalarda sık sık kesiliyordu. Biz pompamızın üzerine bir ilaveyle bir kasnak sistemi yaptırmıştık. Elektrik kesilince bir traktör temin ediyorduk yakın köylerden. Traktör geliyor, kayışı bağlıyor, kasnak yardımıyla kuyudan su çekip bizim ihtiyacımızı karşılıyordu. Böyle belki sistem tam randımanlı çalışmıyordu, ama fabrika da durmuyordu. Çok sıkıntılı zamanlardı.

Peki nasıl gelip gidiyordunuz fabrikaya?

Raşit İlhami İnceer: Biz buraya geldiğimiz zaman hanım ikinci oğlana hamileydi. Sancıları tuttu, fabrikayı aradık, dedik ki, “Bize bir araba bulun, doğum yapacak.” Yarım saat sonra kapı çalındı, açtım, “Arabayı getirdik” dediler, “Nerede?” “Karşıda duruyor.” Eskiden BMC bir kamyon vardı, onu getirmişler. Ama onunla gitmedik tabii, bir arkadaşın arabasını aldık gittik. O günlerde Ceyhan’ın ötesinden buraya ulaşmak çok zordu. Bir buçuk saatte zor geliyorduk bazen Ceyhan’dan buraya. Vardiyalı çalışıyorduk. Gece yağmur yağınca köprüler kapanırdı selden, orada öyle beklerdik. Lojman da yoktu 86’ya kadar. Mecburen Ceyhan’da oturuyorduk. Yollar çok bozuk olduğundan bazen otobüslerin camları kırılırdı yolda.

Mehmet İçöz: En büyük sıkıntılardan biri de eleman bulmaktı. Burası çiftçi kökenli bir yer olduğu için eğitimli eleman bulunamıyordu. Gelen de çalışma şartlarının zorluğuna fazla dayanamıyordu.

Selahattin Deveci: Başlangıç döneminde buralarda kimse dönüp bakmazdı işe. Bizden öncekiler köylere giderlermiş “Fabrika kuruldu, gelin çalışın” diye, kimseyi bulamazlarmış. Bir tek toprağı olmayan, durumu çok bozuk olan gelirdi. Onlar da biraz çalışır, sonra ayrılırlardı.

Sedat Çelebi: Herkes çiftçi kökenli olduğundan bu bölgedeki bütün sanayi kuruluşları benzer sıkıntılar yaşadılar. Örneğin 70’li yıllarda bu bölgeye Türkiye’nin en büyük demir-çelik fabrikası kuruldu. Ama insanlar orada çalışmayı utanç saydıklarından gidip müracaat etmediler. Ve mecburen Karabük’ten, doğudan işçi getirildi.

Ertem Arslantay: BOTAŞ gelmeden önce bu bölgede sanayi sıfırdı. Herkes kendi yiyeceğini, kuru fasulyesinden soğanına dek kendi tarlasından temin ederdi. Karnı doyuyor, yiyeceğini, içeceğini alıyor. Ama fabrikanın da elemana ihtiyacı var. Ne yapmanız gerekir? Kendiniz yetiştireceksiniz. Toros’un kuruluşunda tüm elemanlar böyle yetişti. Gidip bir koyun çobanı bulundu, adama operatörlük öğretildi, ehliyet verildi. Bu nedenle Toros’un ilk kadrosunun çoğu ilkokul mezunudur. Ama şu an bu kadro yenileniyor. Emekli olanların yerini bırakın lise mezununu, iki yıllık yüksekokul mezunları, hatta bazı birimlerde üniversite mezunları alıyor.

Şu anda kaç kişi çalışıyor fabrikada?

Mehmet İçöz: Şu anda 251 personelimiz var. İdari kadro buna dahil. Ayrıca müteahhitten hizmet aldığımız bölümler var. Gübrenin en çok satıldığı dönem ekim, kasım, aralık aylarıdır. O dönemde torbalamadaki müteahhit elemanların sayısı artar. Bir de güvenlikte, bahçede, temizlik işlerinde çalışan müteahhit elemanları var. Ama onların sayısı standarttır. Toros ile müteahhit kadrosu toplam 500-600 kişi arasında değişir.

Benim dikkatimi çeken konulardan biri, genel olarak Tekfen’in tüm şirketlerinde çalışma sürelerinin çok uzun olması. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Ertem Arslantay: Bugün Toros’a giren bir daha Toros’u bırakmaz. Konumu itibariyle Çukurova’nın, GAP’ın, Amik Ovası’nın ana gübre tedarikini sağlayan bir fabrika; Türkiye’nin en büyük dökme yük kapasitesine sahip bir liman. Ayrıca tanınmış bir firma. Toros’ta çalışan insanlar maaşlarını zamanında alacaklarını bilir. Haklarının kaybolmayacağını bilir. O ilk zamanlardan sonra insanlar Toros’a girmek için can atmaya başladılar. Bunların yanında çok ahenkli bir çalışma ortamı var. Bir uyum var burada. Kolektif bir çalışma ortamı var. Ekip çalışması var. Zaten çoğu idareci buradaki tesislerde kalıyor. Bizde zaman mefhumu yoktur, gece, gündüz, hafta sonu... İşçiler arasında da çok güzel bir uyum var. İşçilerin çoğu zaten bu bölgenin insanı.

Selahattin Deveci: Toros’un belli kuralları vardır, değişmeyen. Örneğin Toros’la iş yapan hiçbir şirket ödeme ne zaman diye sormaz. Belli bir ödeme günü vardır. O günü hiç geçmemiştir. İşçi maaşlarında veya sosyal haklarda da öyle. Sendika tarafını ilgilendirdiği için söylüyorum, Toros her zaman toplu iş sözleşmesine tamamen sadık kalmıştır. Geçmişte maaş dağıtımı için sözleşmede 10’u yazardı. Ben 21 yıldır buradayım. O kadar zaman içinde maaş iki kez bile 10’una kalmadı. Paramız hep ayın 7-8’inde verildi. Şimdi 5’i yazıyor. Eğer 5’i pazara gelirse 3’ünde, cuma günü alırız. Böyle bir düzeni, sistemi vardır Toros’un.

Mehmet İçöz: O kadar kriz yaşadık, bir günden bir güne bizim ne maaşların, ne avansların ödeme günü aksamıştır. Tüm arkadaşlar hangi ücreti alıyorsa sigorta primleri de o şekilde yatar. Tabii tüm bunlar çalışanlar olarak bizlerin lehine.

Raşit İnceer: Toros kendi itibarını çalışanlarına da yüklemiş, aşılamıştır. Mesela esnafla tüketici ilişkilerinde böyle bir durum söz konusudur. Toros’ta çalışıyorum dediğinizde ödemenin geleceğini bilir esnaf. Toros ödemeyi aksatmıyor ki, çalışanı aksatsın. Güzel bir ayrıcalık. Toros’ta çalışmak bir ayrıcalık olmuştur artık.

Mehmet Toprak: Burada uzun süre çalışmanın nedenlerinden biri de eşlerimiz, çocuklarımız. Buradaki yaşam koşulları çok iyi. Her zaman sıcak suyu var, yazın havuzu var, denizi var. Çocuklar burayı bir tatil yeri olarak görüyor. Biraz da onların etkisi oluyor. Toros’a girip de evlenip, çoluk çocuk sahibi olan insan bir daha ayrılamıyor buradan.

Buradaki çocuklar çok şanslı.

Ertem Arslantay: Geçmişe baktığımızda burada yetişip de Türkiye şartlarında iyi bir üniversite bitirmeyen öğrenci yoktur. Hemen hemen hepsi üniversiteyi bitirmiştir. Buradaki öğrenciler genellikle eğlencesini yapıyor, yaz geldi mi denizine giriyor vs. Ama dersini de iyi çalışıyor. Kafalarını meşgul edecek şeyler yok. Ben gidip bir yerlerde gezip dolaşayım demiyor. Havuzuna, denizine giriyor, basketini oynuyor, tenisini oynuyor ama dinlenince gelip dersini çalışıyor. Burada okumayan hiçbir öğrenci yok.

Biraz fabrikanın işleyişinden bahsedelim. Büyük bir fabrika. Hiç durmadan çalışması lazım. Üstelik üretim dışında terminal tesisleri var. Nasıl yürüyor işler?

Ertem Arslantay: Terminalden başlayalım isterseniz. Ben terminal müdürüyüm. Terminal müdürlüğüne bağlı iskele ünitesi, sıvı terminal ünitesi, katı terminal ünitesi var. Terminal ünitesinin ana işi, Toros’un deniz yoluyla gelen hammaddelerinin boşaltılmasını ve Toros’un ürettiği malların yine deniz yoluyla yüklemesini yapmak. Bunun yanı sıra üçüncü şahıslara da hizmet veriyoruz. Aynı anda 8 geminin yanaşabildiği, Türkiye’nin en büyük dökme-boşaltma limanına sahibiz. Bir transit terminal olarak işlev görüyoruz. Bu kapsamda işimiz iki üç kategoriye ayrılıyor. Bir tanesi sıvı. Petrol ürünleri geliyor. Şu anda hizmet verdiğimiz üç yabancı firma var. 235 bin metreküplük tanklarımızın tamamı kirada şu an. Bunun yanı sıra katı yüklerimiz var. Ağırlıkla da kömür. 750 dönümlük büyük bir kömür depolama sahamız var. Yurtdışından yılda 2,5-3 milyon ton kömür boşaltılıyor, buradan iç piyasaya ve enerji sektörüne gidiyor. Yine katı hareket olarak bizim işimizin önemli bir parçası da tahıl. Gelen tahılı depolayacak bir silomuz var. Torbalamayı da burada yapıyoruz. Ayrıca bitişiğimizdeki TAYSEB’e (Toros-Yumurtalık Serbest Bölgesi) de hizmet veriyoruz. Nisan başı gibi devreye girecek olan iki tane yeni vincimizin montajı bitmek üzere. Bunlar devreye girdiğinde 15 bin tonluk günlük dökme kapasitemiz 40 bin tona çıkacak. Bu demektir ki Körfez’de hemen hemen tek hâkim liman biz olacağız. Yeni vinçlerin yapılışındaki birinci neden son yıllarda limanda sıkışmaların yaşanmaya başlaması. Geminin beklemesi demek para kaybı demek. Yeni vinçler, bekleme süresini minimuma indirecek. Ayrıca biliyorsunuz buranın enerji bölgesi olması söz konusu. Çeşitli termik santral projeleri var. Biz ileri dönük olarak kömüre dayalı termik santrallere boşaltma hizmeti vermeyi de planlıyoruz. Yine enerjiyle ilgili olarak eski iskelenin büyütülmesine yönelik bir projemiz var.

Biraz önce torbalama hizmetinden bahsettiniz. Bu ünite nasıl çalışıyor?

Raşit İnceer: Fabrikamızda üç adet sabit, dört adet de seyyar torbalama ünitesi var. Bu, toplamda 16 tane sabit hat, 8 tane de seyyar hat demek. Her bir hattın kapasitesi 60 ton/saat. Torbalama olarak bizim yaptığımız, öncelikle üretim ünitelerinden gelen gübreleri depodan alıp günlük siparişe göre torbalayıp sevk etmek. Torbalı ürün stoku bulundurmuyoruz. Yerimiz varsa gübre stokunu sadece dökme olarak bulunduruyoruz ve ihtiyaca göre anında torbalayıp gönderiyoruz. 24 saat çalışıyoruz. Gübre dışında terminal yoluyla gelen tahıl, kömür gibi dökme yükler için de torbalama hizmeti veriyoruz.

Mehmet İçöz: Genellikle 12 ay gübre üretir, 2-3 ayda satarız. Onun için mutlaka stoklu çalışmamız gerekiyor. Buradaki depoların dışında Toros Tarım olarak  7 bölgede kendi depolarımız var. Ayrıca bayilerimizin kendi depoları var. Onlara da emanet olarak gübre gönderiliyor. Sezon geldiği zaman tüm depolardan gübre çiftçiye ulaştırılıyor. Tüm üretim tesisleri arasında en büyük kapasite Ceyhan’ın. Bizim kapasitemiz 660 bin ton, Samsun 600 bin ton, Mersin ise 594 bin ton.

Toros’un ilk kurulduğunda pazar payı %4 civarındaymış. Bugün ise pazar lideri sanırım.

Mehmet İçöz: Toros’un pazar payı şimdi %35. Zaten ilk kurulduğu yıllarda, 1986’ya kadar, kanun gereği ürettiğinizi Zirai Donatım Kurumu’na satmak zorundaydınız. Ama 1986’da bu değişti. Firmalar kendileri serbest satış yapabilir hale geldi. Türkiye genelinde Toros’un şu anda 750-800 civarında bayisi var. Bayi aracılığıyla çiftçiye direkt satış yapılıyor. Toros bugün sektörde bir numara. İkinciyle aramızda yaklaşık %10 fark var.

Ertem Arslantay: 1986’daki liberalleşmeden sonra Toros hızlı bir atılım yaptı. Kendi üretmediğimiz gübreler yurtdışından gemilerle getirilerek iç piyasaya sevk edildi. Yanlış hatırlamıyorsam Toros o yıllarda toplam 1,5 milyon ton gibi, ulaşılamayacak düzeyde bir ürün sattı. Üretim arttı, yurtdışından büyük miktarda mal ithal edildi. Aynı yıllarda süratle depolaşmaya başladık. Toros o dönemde hızlı bir ivme kazandı. Toros olarak çiftçiye, talebine göre her türlü gübreyi verebilme hedefimiz var. O yüzden Mersin’deki CAN (Kalsiyum Amoniyum Nitrat) tesisi alındı. Sonra Samsun alındı. Karadeniz’e tedarikin zor olması nedeniyle, o bölgeye ulaşım için Samsun önemli bir nokta.

Mehmet İçöz: Ceyhan’ın ürettiği “taban gübresi”. Bitkiyi ekmeden önce toprağa attığınız gübre. Samsun’unki de aynı. Mersin’de üretilen ise “üst gübresi”, yani bitki belli bir seviyeye geldikten sonra atılıyor. Biliyorsunuz ekim ayında ekim dönemi başlar, sıcak bölgelerde aralığa kadar sürer. O dönemde 3 ay malımızı satarız. Mersin’in ürettiği gübre ise şubat-mart döneminde, ekin toprağın üstüne çıktıktan sonra kullanılır. CAN ve kompoze gübrelerin dışındaki gübreleri ise yurtdışından ithal ediyoruz.

Ceyhan’ın sanırım Toros Tarım’da özel bir yeri var. İlk nüve burası olduğu için herhalde.

Mehmet İçöz: O dönemde Tekfen, İnşaat Grubu’ndan kazandığı tüm parayı buraya yatırmış. Sıfırı tüketmiş neredeyse. Esin (Mete) Hanım, Ceyhan için “Burası benim ilk göz ağrımdır, çocuğum gibidir” der. Burası aynı zamanda şirketin okulu gibidir. Buradan çıkan deneyimli arkadaşlar daha sonra Mersin’de kompoze üretimini başlattılar. Samsun’a gidip orada 1,5-2 yıl çalıştılar. Samsun’un yenilenmesinde çok büyük katkıları var. Tüm bunlar, Ceyhan’da edinmiş oldukları tecrübe sayesinde oldu. İlave olarak, bizim buradaki bilgi birikimimiz sayesinde İspanyol Espindesa firmasıyla yaptığımız bir anlaşma var. Espindesa teknoloji geliştiren, gübre prosesleriyle ilgili çalışan bir firma. Kurduğu tesislerin devreye alınmasını biz yapıyoruz. Bu şekilde Çin’de iki fabrikayı ve Tayland’da bir fabrikayı bizler ve arkadaşlarımız devreye aldık. Onlar müşteri buluyorlar, kendi proseslerini ve dizaynlarını satıyorlar. Oranın devreye alınmasını da biz sağlıyoruz ve teknik destek veriyoruz.

Bu çok güzel. Peki çiftçi Toros’u nasıl görüyor?

Ertem Arslantay: Bilinçli, toprağa ne ekeceğini bilen çiftçi her zaman Toros’un gübresini arar. Çünkü Toros’un kalitesi Türkiye’de en üsttedir ve bu herkes tarafından kabul edilir. Bizde kaliteden hiçbir zaman taviz verilmez.

Selahattin Deveci: Bizim tutulmamızın nedenlerinden birisi de Tekfen’den gelen “laboratuvar” geleneği. Laboratuvar hep ön planda tutulmuştur. Gerek ithal edilen, gerekse üretilen ürünlerin tamamı sıkı bir laboratuvar kontrolünden geçer. Ayrıca çiftçilere destek amaçlı bir toprak analiz sistemi uygulanır. Sonra ithalatçıların getirmedikleri, piyasada bulunmayan gübreler bizde üretilir. Zaten kural olarak kimsenin yapamadığını yapmak başarıdır.

Mehmet Toprak: Üretim ünitelerinin kuruluşundan beri 35-40 çeşit üretim yapıldı. Şu anda çinkolu gübre, mısır gübresi, pamuk gübresi, şeker gübresi, çay gübresi gibi ürünler de dahil olmak üzere yaklaşık 15 çeşit üretim yapıyoruz. İhtiyaca göre özel gübreler üretiyoruz.

Raşit İnceer: Biz Toros olarak sattığımız gübrenin peşinden sonuna kadar gideriz, çünkü o gübreden sorumluyuz. Çiftçinin en ufak bir şikâyetinde hemen yerinde görüp kalitesini inceleriz. Torba yapısından dikişine kadar, çiftçi neden şikâyet ediyor, onu takip ederiz. İthalatçı firmalar bunu yapamazlar.

Mehmet İçöz: Bizden kaynaklanan bir hata varsa da gönderdiğimiz gübreyi değiştiriyoruz. Geri alıp, yerine yenisini veriyoruz.

Ertem Arslantay: Çiftçinin büyük bir kesiminin Toros’u tercih etmesinin nedeni budur. Toros gübreyi satıyor, ama sattıktan sonra işim bitti demiyor. Çiftçi ekene kadar, hatta ektikten sonra bile takip ediyor, ekibiyle gidip yerinde görüyor. 2006 idi sanırım, İtalya’ya Mersin’den CAN gübresi göndermiştik. Ufak bir problem yaşandı. O zaman Esin Hanım’a, “Bizim sorunumuz yok, biz malı burada FOB sattık, malı yükledikten sonra paramızı aldık” dedim. Ama Esin Hanım, “Burada Toros’un adı var. Sonuna kadar o mal Toros olarak temiz teslim edilecek ve sorunsuz verilecek” dedi. İşte Toros’taki mantık bu. Belki piyasaya göre 75 kuruş pahalı, ama en azından toprağa ne attığını biliyor çiftçi.

Ertem Arslantay: Tarımın doğru yapılması çok önemli. Toros buna ilişkin birçok çalışma sürdürüyor. Prof. Habil Çolakoğlu bizim adımıza Türkiye’yi karış karış geziyor. Mesela geçen hafta Ceyhan’daydı. Ziraat Odası’nın organizasyonu ile bölfgedeki muhtarları toplayıp gübre kullanımıyla ilgili eğitim verdi. Muhtar gidecek, kendi köylüsüne gösterecek. Toros ayrıca çiftçiye de eğitim veriyor. Bölgelerde satış temsilcisi arkadaşlarımız var. Bunlar ziraat mühendisi. Gübre konusunda bayileri eğiten, tarlaları gezen, hangi gübrenin atılması gerektiğini anlatan arkadaşlarımız. Deneme tarlaları var. Toros’un bir görevi de bu zaten. Sadece gübreyi satmak değil, çiftçiyi bilinçlendirerek çiftçinin doğru ve zamanında gübre kullanmasını sağlamak.

Gübrenin üretiminde kullanılan malzemelerin çoğu hem tehlikeli, hem de çevreyi kirletebilecek maddeler. Buna karşı ne gibi önlemler alıyorsunuz?

Mehmet Toprak: Çevre, sağlık ve güvenlik konularında ayrı ayrı risk analizlerimiz var. Üretim sürecinde katı emniyet talimatları var. Bunlar işçiler tarafından da bilinir ve uygulanır. Bacalarımızın emisyon izni var, toz yıkama sistemimiz var. Kanuni sınırlar içinde kirliliğe yol açmıyoruz. Sıvı atığımız yok. Sıvı atıkları toplayıp tekrar sisteme geri gönderiyoruz. Katı atıklar da eleklerde toplanıyor, elek analizlerine göre hepsi sisteme geri veriliyor.

Aytaç Batıbay: Bizim çalışma alanımız hep teknik emniyet. “İş güvenliği” de deniliyor; hatta yangın konusunu da barındırdığı için “teknik emniyet ve yangın ünitesi” diye de geçiyor. Bunlar hep birbiriyle irtibatlı. Dolayısıyla biz sağlık ve revir işleriyle de ilgileniyoruz, güvenlikle de, çevreyle de. Bunların hepsini bir araya getirdiğiniz zaman ortaya üçlü bir birim çıkıyor. Yapılan bütün işler mühendislerin veya şeflerin gözetimi altında yapılıyor. Özellikle daha çok tehlike arz eden terminal ünitesi, iskeleler, amonyak ünitesi gibi yerlerde bu gerekli. Burada 6 imza olmadan, yani 6 göz bakmadan bir iş başlayamaz.

Siz birim olarak kime bağlı çalışıyorsunuz?

Aytaç Batıbay: Bu işi ciddiye alan bütün fabrikalarda, SEÇ (Sağlık Emniyet Çevre) birimleri genel müdür yardımcısına veya ünitenin en yüksek görevlisine bağlı olarak çalışır. Burada da o şekilde. Aslında biz bağımsız bir gözüz burada. Sadece “Sağlık ve Güvenlik”te 14 kişilik bir Toros kadrosu var. Çevre biriminden arkadaşları ve korumayı da dahil edersek, bu sayı neredeyse 70-80 kişiye ulaşıyor. Bunların tek amacı buradaki işlerin emniyet içinde ve çevreye zarar vermeden yapılması. Aslına bakarsanız, bizim proseslerimizin sanıldığı kadar çevreye zararı yok.

Tekfen İnşaat’ın elde ettiği kazasızlık başarılarına benzer başarılar burada da geçerli mi?

Aytaç Batıbay: Pek çok firmada SEÇ ünitesine verilen önem, “Görme” demekle eşdeğerdir. Bizde o yoktur; bizde “Gör”, hatta “Niye görmedin?” düşüncesi hâkimdir. Ceyhan’da entegre yönetim sistemini oluşturan belgelerin üçü de vardır. Biri, OHSAS dediğimiz işçi sağlığı ve güvenliği; diğeri 14001 Çevre Belgesi; üçüncüsü de 9001 Kalite Belgesi. Gübre üreten başka firmaların birkaçını incelemiştim, bizim gibi üç belgenin üçü birden kimsede yoktu. Her üç belgeye de sahip olabilmek için faaliyetlerin sistematik olması lazım; herkesin destek vermesi lazım. Ancak öyle olursa bu işler yürür. Burada benim en çok beğendiğim konu, bu işin dostane ve kolektif bir şekilde yürütülmesi.

Ertem Arslantay: Teknik emniyet, Toros’ta şantiye zamanlarından beri mevcut olan bir kavramdır. Tekfen’den gelen bir kültür. Teknik emniyet şefi baştan beri doğrudan genel müdür yardımcısına bağlıdır. Bizde kapıdan giren kişi teknik eğitimini alır, öyle girer.

Fabrikadaki başlıca riskler nelerdir?

Aykut Batıbay: Biz her şeyden mesulüz, fabrikanın önündeki yol bile bir yerde bizim mesuliyetimizde. Bir şey olsa “Toros’un orada oldu” derler. Diğer taraftan en önemli hammaddelerimizden amonyak fazlasıyla hassasiyet gerektiren bir malzeme. Yangın her yerde risktir, ama bizim burada tank çiftliğimiz olması sebebiyle en çok önem atfettiğimiz konulardan biridir. Olabilecek her türlü senaryo ve onların tatbikiyle burada epey vaktimizi harcıyoruz. Önceden saptanmış risklerin her birine nasıl müdahale edileceği belirlenmiş durumda. Bununla birlikte denizde olanlar da bizi ilgilendiriyor. Denizde bir gemi yangını, bir petrol dökülmesi riskini göz önünde bulunduruyoruz. Yağmur, fırtına, sel, bunlarla ilgileniyoruz. Terminalimiz uluslararası nitelikte olduğundan Uluslararası Denizcilik Örgütü’nün regülasyonlarına tabi. Örneğin liman 40 farklı kamerayla sürekli gözetleniyor.

Tabii bunlar hep yatırım ve maliyet demek.

Mehmet İçöz: Piyasada bizim en büyük sorunumuz, böyle hiçbir yükümlülüğü olmayan ithalatçıların yol açtığı haksız rekabet. Üretim tesisi yok, stok maliyeti yok, hiç kimseyle ilgisi yok, eski tabirle “bir masa bir kasa.” Yurtdışından gemiyi bağla, getir burada malı torbala, malını piyasaya sür. Ayrıca bir de Toros markasıyla piyasaya sahte mal sürenler var. İçini döküntüyle doldurup ucuz mal diye çiftçiye satıyorlar. Bulduğumuz numuneleri bazen burada analiz ediyoruz, 20-20-0 olması gereken gübre 1-1-0, hatta 0-0-0 çıkıyor. Sırf toprak, besin maddesi yok içinde.

Selahattin Deveci: Genelde sıkıntıyı bilinçsiz ve küçük çiftçiler yaşıyor. Bilinçli olan çiftçiler malı bayiden almayı tercih ediyor. “Toros markadır” deyip, markanın peşine düşüyor. Oysa bilinçsiz çiftçide markaya bakma gibi bir bilinç yok. Komşusu ne almış, ona bakıyor.

Mehmet İçöz: Hatta bazı çiftçilerimiz o kadar bilinçsiz ki, gübreyi rengine göre alıyor. Örneğin DAP (Diamoniyum Fosfat) gübresi daha önce Amerika’dan gelmiş, rengi siyah. Aynı gübrenin beyaz olanı var, gri olanı var, siyah olanı var. Yıllar önce ondan verim elde etmiş adam, geliyor “İlle siyah olacak” diyor, siyah olmazsa almıyor. Besin maddesi aynı. Bitki bunun rengine bakmıyor ki! Biz sonradan bunun rengini bir şekilde siyaha çevirmeye çalışıyoruz ki adamında gönlü olsun.

Ertem Arslantay: Çiftçide bir saplantı oldu mu, bunu değiştirmek kolay değil. Çiftçiler satış yapılacak en zor insanlar. Komşudan duyduğuna inanır, ürüne bakar inanır. Komşusu derse ki ona, “Bu siyah DAP’tan ben çok iyi ürün elde ettim”, olay biter. Onu bir daha zor değiştirirsiniz.

Raşit İnceer: Geçen hafta Adana’ya gittim, bir çiftçinin şikâyeti üzerine. Çiftçi “20 senedir sizin gübreyi kullanıyorum” dedi. Ben de, “Toprak analizini nerede yaptırıyorsun, ne gübresi atıyorsun?” diye sordum. Senelerdir 3-15 atıyormuş. “Biz toprak analizini ücretsiz yapıyoruz” dedim, “Yok ya, nerede yapılıyor?” dedi, haberi yok. Torbayı gösterdim, arkasındaki yazıyı okudum, “Allah Allah! İlk defa gördüm” dedi.

Buradaki yoğun çalışma temposuna aileleriniz ne diyor?

Nezir Atasev: Ben şirkete bakım mühendisi olarak girdim. Yıllarca çok yoğun çalıştık. Bu tesisin kritikleri var. Bu, kimya sektörü. Deniz atmosferinden, aşındırıcı maddelerden etkileniyor. Üstelik de 24 saat kesintisiz çalışan bir sistem, iskelesinden üretime kadar. Sistemi 24 saat ayakta tutacak şekilde bakım yapmak zorundayız. Bizim “olmaz” diye bir kavramımız yoktur. O nedenle bazen sabah çıkarsınız, belki ertesi sabaha kadar eve dönemezsiniz. Evinizi unutmak zorundasınız. 2005 yılında, beş yıldır kullanılmayan Samsun fabrikasını satın aldık. Tesisi ayağa kaldırmak için iki aylık bir görevle görevlendirildim, iki senem orada geçti. Oradayken eşimle, çocuklarımla görüşemediğimden onlar geldiler Samsun’a. Sadece bir pazar günü yarım gün izin aldık işten, sonra onları yolcu ettik. Çocuğum Adana’da ameliyat olacakmış, benim gelemediğim bir dönem, yavrum kalkmış annesine demiş ki, “Anne, ameliyata gireceğimi babama haber verme, üzülür gelemeyeceği için.” Ben ameliyat olduğunu sonradan öğrendim. Ailemiz de ister istemez bazı fedakârlıkları bizimle paylaşıyor. Ama tabii burada çalışmanın getirdiği bir mutluluk da var. Mesela Samsun tesisini devreye almanın mutluluğu çok farklıydı. Buradaki insanlar kardeş gibi oluyor. Her şeyi birlikte yapıyorsunuz. Bu çok farklı bir duygu.

Hacer Gül: Benim de iki tane çocuğum var, her gün Adana’ya gidip geliyorum. Yol çok zamanımı alıyor. Buna karşı çok verimli olmaya çalışıyorum, çocuklarla olsun, işimde olsun. Zaten ben işe geldiğim zaman evi tamamen unutuyorum, işle bütünleşiyorum. Bunu böyle yapmak zorundayım. Burada çok disiplinli çalışıyoruz. Burası apayrı bir kültür.

Bu amaç birliği ilişkileri nasıl etkiliyor?

Mehmet İçöz: Burada ekip çalışması yapmak şart. Bunu yapmazsanız bu tesis ayakta duramaz, üretim yapamazsınız. Herkes birbirine bağlı çünkü. Stokta malzeme yoksa bakım yapılamaz, buhar kazanı çalışmazsa üretim durur, sevkıyat durur, her şey zincirleme bağlı birbirine.

Ertem Arslantay: Buradaki arkadaşlarımız sadece kendi işlerini değil, bağlı bulunduğu diğer işleri de takip eder. Kendi işinin başında bulunur, ama diğerleriyle birlikte çalışır, ekip ruhuyla. Toros bu şekilde bugüne geldi. Tek bir üretim ünitesinden, bugün üç tane fabrikası olan bir kuruluş oldu. Pazar payı %4’lerden %35’lere ulaştı. Gelişmelere ayak uyduran, önerileri dikkate alan bir yönetim var. Yeter ki fizibiliteniz sağlam olsun, yere sağlam bassın. Tekfen de, Toros da hep sağlam basmıştır yere.

Nezir Atasev: Yetiştirdiğimiz elemanların bazıları 18-20 yıldır bizimle birlikte. Çekirdekten yetiştiler. Sabancı Grubu’ndan Adana’daki Agripark alındığı zaman bakım için gitmiştik. Orada birkaç arkadaşla çalıştım, ama onlarda bu özellikleri görmedim. Samsun ilk alındığında oradakilerle de çalıştım, devlette de yok öyle bir şey. Biz çok farklı bir dokudayız gerçekten. Bu da Tekfen’den Toros’a aktarılan bir kültür.

İlginç anekdotlar var mı paylaşabileceğiniz?

Mehmet İçöz: Başımdan geçen bir olayı anlatayım. Gübre deyince bazen farklı şeyler anlaşılabiliyor. 1998’de Çin’de bir fabrikayı devreye aldık. Oradan Paris aktarmalı İstanbul’a uçuyoruz. Tesadüfen yanıma bir bayan oturdu. Konya’da öğretmenmiş. Kız meslek liseleri arasında yemek üzerine Fransa’da bir yarışma varmış, oraya gitmiş. “Siz nerede çalışıyorsunuz?” diye sordu. “Toros Gübre’de, Ceyhan’da” dedim. “Ne yapıyorsunuz, Türkiye genelinde tonaj nedir?” diye sordu. “Üretim tesisimiz iki tane, biri şu kadar bin ton, diğeri bu kadar bin ton. Türkiye’de 700 bayimiz var, her yere gübre sevkıyatı yapıyoruz” dedim. Durdu, “Bu kadar ineği nereden buluyorsunuz, nasıl besliyorsunuz?” dedi. Düşünün ki bir öğretmen bile konuya ne kadar uzak. Eğitimsiz çiftçi ne yapsın!



Tarih: 16 Şubat 2010 Salı
Bayilik Başvurusu Site Haritası Anketler Sorumluluk ve Haklar Gizlilik İlkesi Hava Durumu Bağlantılar
Anasayfa Kurumsal Tesisler Ürünler Hizmetler Çiftçi Dostu Sosyal Sorumluluk İletişim
TT-11 © 2010 TOROS TARIM bir TEKFEN HOLDİNG kuruluşudur.